İSLÂM HADARETİ VE BATI HADARETİ ARASINDA BİR KARŞILAŞTIRMA

Medeniyet; teknik, maddi yönlerden gelişme, her ne kadar hadaretlerin devamlılığı açısından önemli bir olgu ise de söz konusu hadaretin ölçüsü değildir. Daha önce geçtiği gibi hadaret; bir toplumun yaşam biçimine şekil veren mefhumların tümü ise, o halde hadaret; toplumda meydana getirdiği yaşam biçimi ve insana sağladığı sekinet, huzur ve istikrara bakılarak değerlendirilebilir. Burda dolayısı ile bilimsel, teknolojik ve medeniyet bağlamında ulaştığı gelişmişlikle çağdaş batı hadareti arasında bir karşılaştırma yapmamız garipsenmemelidir. İki hadaret arasındaki öncelikli farklılık medeni ve teknik bakımdan gelişme v.b. değil niteliğe ait zıtlıktır.

Bu her iki hadaret arasındaki yoğun zıtlıklar karşılaştırmayı güçlü kılsa da, mümkün olduğu kadar bu farklılıklardan bazılarını zikredelim.

Siyasi düzlemde; İslâm’ın, tüm renk, dil, millet ve halkların farklılığına rağmen İslâm ümmetini tekrar toplum yapmada başarılı olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz Peygamber (sav) İslâm’ın tüm Arap Yarımadası’na girip ve bölgedeki şirk unsurlarını kazıyıp; bölge, akide ve sistem olarak tamamen İslâm ile hükmettiği bir İslâm diyarı/dar’ul-İslâm olduktan sonra vefat etmiştir. Ardından raşidi halifeler gelmiş ve fetihler devam etmiştir. Bu cümleden olarak, Arap ve İranlı zerdüş ve Hıristiyan kozmopolitiğinin yaşadığı Irak, Farisi dinini benimsemiş olan ve az bir miktar Romalı ve Yahudilerin yanında çoğunun farklı olduğu Fars/İran diyarı, kimi Arapların ve Romalıların, Yahudi, Ermeni ve Suryanilerin oturduğu Hıristiyan dinine mensup ve Roma kültürü ile kültürlenmiş Roma iklimi olan Şam, Roma’nın egemenliğinde olan ve halkların beraber oturduğu Kuzey Afrika bölgeleri fethedilmiştir. Raşidi halifelerden sonra Emeviler gelmiş ve Çin’i ve Semerkant’ı fethetmişler ve buralarını İslâm coğrafyasına katmışlardır. Daha sonra Endülüs fethedilerek İslâm coğrafyasının vilayetlerinden bir vilayet olmuştur. Birbirinden uzak olan bu kıtalar, âdet, gelenek, din, dil, kültür, kanun ve millet olarak birbirlerine zıt coğrafyalar idi. Doğal olarak farklı farklı zihniyet ve davranış biçimi mevcuttu. Bundan dolayı bütün farklılıklarına (hatta zıtlıklarına) rağmen bu halklardan din, dil, kültür ve yasalar çerçevesinde tek bir ümmet oluşturmak elbette kolay bir iş olmadığı gibi bu noktada başarılı olmak öyle normal bir durum da değildir. Evet, bunu ancak İslâm başarmış ve bu ancak İslâm Devleti’nin başarısı olmuştur. Kuşkusuz İslâm’ın sancağı altında gölgelendikten ve İslâm’a girdikten sonra bütün bu halklar tek bir ümmet halini almışlardır. *

Dourant, İslâm hadareti ile halk ve milletlerin kaynaşmasını şöyle dile getiriyor: “Gayri müslimler de süreç içerisinde Arap dilini kendileri için lisan edindiler ve Arap elbiselerini giydiler. Daha sonra onların durumu, Kur'an’ın şeriatına tabi olmaları ve İslâm’ın akidesini benimsemeleri ile sonuçlandı. Nitekim bin yıllık egemenliğin ardından kökleşmiş hellenistik kültürü bile bunun karşısında aciz kalmış ve Roma orduları vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Aynı şekilde resmi Bizans Devleti’nin mezhebi dışında Hıristiyan mezheplerin ortaya çıktığı bölgeler, hepsinde İslâmî inanış ve ibadet biçimleri yaygınlaşmıştır. Ve bölge insanları yeni dine iman edip ona samimiyetle gönül verdiler ve yeni dine usulleri ile beraber öylesine sımsıkı sarılmışlardı ki bu durum eski Tanrılarını kısa sürede unutturuverdi. İslâm dini Çin, Endonezya ve Hindistan, Arap Yarımadası, Mısır, Şam ve Endülüs’e uzanan bölgelerdeki halkların gönlüne öylesine kök saldı kı; onların hülyalarını değiştirdi, ahlaklarına egemen oldu, hayatlarının akışını etkiledi ve onlara dünya hayatının yorgunluklarını ve yükünü hafifletecek umutlar ekti. İzzeti ve şerefi kendilerine giydirdi. Hatta bugün ona inanıp onda izzet bulanların sayısı üç yüz elli milyona ulaşmış durumdadır. * işte bu din aralarındaki anlaşmazlıklar ve siyasi farklılıklara rağmen onları birleştirmiş ve kalplerini birbirlerine ısındırmıştır.” *

Tarihi süreleri içerisinde İslâm söz konusu değişik toplumları tek birleştirici bir devlet çatısı altında disipline etmiştir. Şayet tarih bazı devletler ve emirliklerin İslâm Hilâfetinin bünyesinden ayrılmasına şahit olduysa bu kesinlikle milliyet veya ırksal ya da İslâm toplumundaki çatışmadan ötürü olmamıştır. Buna; İslâm’ın kötü uygulanması, kimi yönetici ve ailelerin yönetim noktasındaki hırslı yarışları sebep olmuştur. Bunun delili; her şeye rağmen ümmetin değişik milletleri arasındaki bağın gücünü koruması ve aralarını herhangi bir siyasi sınırın ayırmamış olmasıdır.

Bugün tek bir ideoloji ve hadaret üzerine kurulu olmasına karşın Batı, henüz milliyetleri eritip batılı halkları tek bir siyasi varlık olarak bütünleştirememiştir. İşte Napolyon’un çağdaş Avrupa (Fransa milliyetçiliğinden gıdalanmış olan) tarihinin başlaması ile birlikte Avrupa’yı birleştirme çabası değişik Avrupa milliyetçiliği duvarına çarpıp geri tepmiştir. Sonra da işte en önemli sebep ve etkenlerinin Avrupa’da milliyetçilik çatışmaları olan iki yıkıcı büyük dünya savaşlarına şahit olacaktır 20. Yüzyıl. İşte Avrupa Birliği düşüncesi, söz konusu birliğin bütüncül olmamasına v.b.ini içermeyen, sadece iktisadi, dış siyaset ve askeri alanı içeren dar çerçeveli bir birlik düşüncesi olmasına rağmen Avrupa toplumlarındaki milliyetçilikten ötürü birlik düşüncesi aşılması güç zorluklarla karşılaşmaktadır.

İktisadi düzlemde ise; kuşkusuz İslâm tarihi bizlere tarihin adaletine çok nadir şahit olduğu yaşam standartlarından bahsediyor. Tarihi serüven içerisinde gerçek anlamda ciddi hiçbir iktisadi bunalımı yaşatmayacak derecede servetin dengeli dağılımını İslâm iktisat sistemi en güzel bir şekilde gerçekleştirmiştir. Bu noktada İslâm’ın temel unsurlarından ve toplumda büyük ölçüde dengeyi sağlamayı garanti eden bir unsuru zikretmemiz yeterli olacaktır. Kuşkusuz o zekattır. Yüce Allah (cc) Kur'an’ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Onların aralarında isteyen ve mahrum için bir hak vardır.” *

Bunun dışında da çokça olan diğer sadaka ve bağışlar.. İşte bu, toplumun her bir bireyinin bütünüyle temel ihtiyaçlarını, daha sonra da lüks ihtiyaçlarını mümkün olduğu ölçüde karşılamayı garanti altına alan İslâm iktisat siyasetinden kaynaklanmaktadır. *

Örneğin; sağlık hizmetleri, herkes için karşılıksız bir şekilde sunuluyordu. Dourant diyor ki: “İslâm tümüyle insanlığa ihtiyaçlarını karşılayacak ve donanımlı hastaneler vadetmektedir. Bunun örneği Nurettin’in 1160 yılında Dımeşk’te/Şam’da açtığı ve tam üç asır hastaları bedava tedavi eden ve onların ilaçlarını ücretsiz gideren Baymâristan Hastanesi’ni inşa etmesidir. Tarihçiler bu hastanenin hiç sönmeden tam 267 yıl etrafını aydınlattığını söylüyorlar.” *

Kuşkusuz bu adalet; köleyle efendileri ayırmıştır. Peygamber (sav) köleye iyi muamele yapılmasını emretmiştir. Bundan dolayı Dourant’ın da tanıklık ettiği gibi efendi; “Normal olarak köleye öylesine davranıyordu ki onların koşulları 19. yüzyıl Avrupasının fabrikalarında çalışan işçilerin koşullarından kötü değildi. Aksine belki de onun durumu fabrika işçisinin durumundan çok kere daha iyi idi. Çünkü o, işçiden daha çok yaşamını güvence altında hissediyordu.” *

İslâm beldeleri, döneminin hiçbir devletinin gerçekleştirmeyi bırakın hayal bile edemeyeceği iktisadi büyümeye/gelişmeye şahit olmuştur. Buna bir örnek olarak Dourant’ın Endülüs ekonomisine ait ortaya koyduklarından bir parça zikretmemiz yeterli olacaktır. “III. Abdurrahman döneminde bütçe gelirleri 12 milyon 45 bin (altın) Dinar’a ulaşmıştı. Bu rakam büyük bir tahminle latin Hıristiyan memleketlerindeki hükümetlerin toplam gelirlerini aşıyordu. Bu da doğru politikaların neticelerinden bir netice olarak ziraata, sanayi ve ticarete olan ilginin gelişmesi ölçüsünde sağlanmıştır. Yoksa söz konusu gelirlerin kaynağı yüksek derecedeki vergiler değildi.” *

Dourant’ın sözü açıkça şuna işaret etmektedir: İslâm Devleti kesinlikle sömürgeci bir devlet değildi. Ve İslâm iktisadı da kesinlikle toplumların topraklarının servetlerini ve sahip oldukları zenginlikleri absurme etme ve kanlarını emme üzerine kurulu değildi. Aksine İslâm’ın havzasına giren toplumlar İslâm’ı benimsememiş olsalar da İslâm iktisadının adaletinden faydalanıyordu. Oryantalist Estanle Lin Boul “İspanya’da müslüman Yönetimi” adlı kitabında şöyle söylüyor: “Hiçbir tarihi evresinde Endülüs, Arap (müslüman) fetihlerin günlerinde karşılaştıkları adil ve şefkatli bir yönetimle karşılaşmadı.” * Ve Dourant şunu zikrediyor: Endülüs’te Hıristiyanlar müslüman yöneticileri Hıristiyan yöneticilere tercih ediyorlardı. * Osmanlı yönetimi altında bulunan Yunan, Bizans, balkan ve hatta Macar iklimleri Süleyman’ın yönetiminde koşul itibarı ile Habsibric Hanedanı günlerinden daha iyi bir duruma kavuşmuştu. *

Ama gelişmiş Batı (!) bugün iktisadi anlamdaki gerilemesini ancak dünyayı sömürdükten, dünya halklarının servetlerinin kaynakları ve gelirlerine egemen olduktan ve kanlarını emdikten sonra durdurabilmiştir. Ve halihazırda dünyayı bölüp, parçalamak ve kriz bölgeleri oluşturmak için çabalamaktadır. Böylece dünyanın, yıldızı parlak bölgelerinin jandarmalığına soyunarak, onun zengin kaynaklarını absurme ederek topraklarını işgal ederek, masum bebelerin kanına kıyarak ve tüm bölgelerin ve insanlarının enerjilerini kullanarak global anlamda dünyada oluşturduğu piramide benzer ekonomik hiyerarşinin zenginliğine ve mal varlığına rağmen kapitalist sistem toplumunun bireyleri arasında servetin dağıtımını iyileştirememiştir. Mülkiyet düzleminde hâsılanın sınırlarını zorlayan uçurumların olduğunu görüyoruz. Batılı ülkeleri en zengini olan ABD’de sığınak, bakımevleri, köprü altlarında ve geçitlerinde binlerce belki de milyonlarca işsiz insan bulmak mümkün. İşte Amerikan siyasetinin büyük isimlerinden olan eski Amerikan başkanı Jimmy Carter döneminde Milli Güvenlik müsteşarlığı görevinde bulunmuş ve şu anda Washington Ulusal Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığını sürdüren Zbigniew Brezeinski, genel anlamda batı toplumlarını özelde ise ABD’yi kuşatan çeşitli problemlerden bahsederken tehlike çanlarını çalarak şunları söylüyor: “Sosyal ve siyasi sorunlara ilişkin açıklamasını yaparken, sağlık alanında son derece aşırı harcamalar yapılmasına rağmen milyonlarca Amerikan vatandaşı gerekli sağlık hizmetlerden faydalanamamaktadır.” Dünyanın en fakir üçüncü ülkelerinde bulunanlara benzer yardıma muhtaç bölgelerin bulunduğundan ve bunun toplumsal bünyeyi sarstığından yakınıyor.

Giderek derinleşen ırk ve yoksulluk sorunu; istatistiklerin gösterdiğine göre 35.7 milyon Amerikalı, içlerinde milyonlarca evsiz insan da olmak üzere -Brezenski’nin deyimi ile- “dünyanın emsalsiz gücüne sahip” bir ülkenin şartlarına yakışmaz bir biçimde yaşamaktadır. *

Sosyal alanda; çok renkli bir mozaiği andıran farklılığına rağmen İslâm toplumunda özellikle aile kurumu hiçbir toplumun tanık olmadığı insicama sahipti. Biz burada toplumumuzda meydana getirdiği yıkıma rağmen bugüne değin büyük ölçüde ayakta duran, İslâm tarihinin ve düşmanlarının bile tanık ettiği söz konusu toplumsal koşulları vasfetmeyeceğiz.

Fakat Batı toplumuna dikkatlerimizi yönelttiğimizde toplumun sosyal ve ailevi olarak ne kadar dağınık olduğu ve çözülme yaşadığı gözden kaçmamaktadır. Burada sözü tekrar Brezeinski’ye bırakıyoruz: “Cinselliğin yaygınlaşması ‘Baskın hayat biçimi’ haline geldiği ve toplumun temel oluşumlarından olan aile binasını tehdit ettiği için tek ebeveynli aile sayısını artırmakta ve bunun sonucu olarak da toplumsal bütünleşmeyi azaltmaktadır. Cinsel yaygınlaşmanın yan ürünü olan AIDS hastalığının yaygınlaşmasına da ayrıca değinmek gerekir.” * Yine yakındığı konulardan birisi de, “Görsel medyanın kitlesel propagandası sonucu ahlaki çürüme, eğlendirme maskesi arkasına saklanarak seyirci oranını artırmak amacı ile cinsellik ve şiddeti sergileyip izleyicilerde gereksinimlerini anında karşılama duygularını körüklüyor.” Bir başka şikayet konusu da; “Yaygın suç ve şiddet; bunun nedeni, kısmen var olan eşitsizliklerde öldürücü silahların son derece kolay elde edilebilmesi, sivil kişilerde, hatta suç işleyen kişilerde dünyanın bir çok ordusundan fazla öldürücü silah bulunması; şiddet olaylarını gündelik hale getiren televizyon ve film kültürü ve bunun sonucu uygar ülkeler içinde en fazla cinayet oranına ulaşılması.” * Brezenski “uyuşturucu alışkanlığının kitleleşmesini” unutmuyor. “Özellikle etnik insanların yaşadığı gecekondularda görülür. Ve kısmen psikolojik kaçışı kamçılayarak, kısmen de çabuk zengin olma hayallerini körükleyerek gelişiyor.” “Uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelirin yılda 100 milyar Doları bulduğuna” * işaret ediyor. “Yasal platformda gerçek anlamda parazitlerin varlığı; dünyada benzersiz bir şekilde yalnız Amerika’da vardır. Dünyadaki bütün avukatların üçte biri bu ülkede ve yalnız haksız fiil davalarında ödenen ücretler Amerikan gayri safi milli hasılasının yüzde üçünü tutmaktadır” * sözü, toplumun bireyleri arasındaki diyaloğun ne derece bozuk olduğunu göstermesi açısından çarpıcı bir delildir.

İtalya Ticaret Barosunun 1993 senesinde yaptığı bir istatistiğe göre, lokanta, mağaza ve dükkanların %60’ı mafyaya muntazaman haraç ödemektedir. Ülke çapında işletme sahiplerinin ödediği haraçlar 25 milyar Dolar tutarındadır. Özellikle bazı şehirlerde %100 oranında iş merkezleri düzenli olarak haraç vermektedirler. *

İngiltere’de bir resmi istatistik “Boşanan erkeklerin %34’ü bayanlarında %22’si evlilik dışı ilişki yaşıyor. Ve bu anormal ilişkiden doğan çocuklar İngiltere’de doğan çocukların %27.7’sini oluşturuyor. 1990 senesinde 200.000 çocuk evlilik dışı ilişkiden doğmuştur.” *

Batı toplumuna ait ortaya koyduğumuz bu manzaralar -ki bunlar deryada bir damladır- Batılı hayata bakış açısı, batılı insanın zihnindeki mutluluk anlayışı ve toplumdaki davranış ölçüsü kavramının kesin ve doğal sonucudur. Tekrar sözü onlardan bir tanığa/gözlemciye bırakalım. “Bireyin tüm gereksinimlerinin karşılandığı baştan çıkarıcı bolluk; toplum ahlakı, doğru ve yanlış dengelerinin karıştığı ve bunların yasal ve yasa dışı olan şeklinde insan yapıtı dengelerle dönüşümü tamamlandığı bir toplumdur. Böylece insanın içsel, dini değerleri yitirilmiş, yerine de kanun ve polisiye kurumlarının yürüttüğü dışsal prensipler ve yasalar konulmuştur. Ahlaki açıdan bağlayıcı olmayan dışsal bir etken olması ve içsel otokontrol mekanizmasının kaybolmasından ötürü söz konusu yasalarda var olan boşluklar denetleyici olamamıştır.

Baştan çıkarıcı bolluğa ilişkin dile getirdiği şikayetlerden birisi de “özgürlük” ve “iyi yaşam” kavramlarının karıştırılmasıdır. Nitekim özgürlük kavramı, giderek kişilerin kendilerini kısıtlama veya toplumun beklediği hizmetleri toplumsal sorumluluk bilinci içinde verme kavramı moda dışı kalmıştır. Böylece kişisel özgürlük kavramı, başka birinin malına ya da canına yönelmiş ve yasaların men ettiği davranışların dışında herhangi bir ahlaki kısıtlamadan yoksun kalmıştır.

Esasen mutluluk kavramına ilişkili olan “iyi yaşam” kavramı -Brezenski’nin de ifade ettiği gibi- baştan çıkarıcı bolluğun sözlüğünde; salt tüketmek için tüketim ve servet biriktirme yolu ile kişisel gereksinimlerin ve lezzet arzusu olarak tanımlanmıştır. Tabi ki bir süre sonra mutluluğu sağlayacak araç olmaktan öte maksimum ideal düzeyine ulaşmıştır. Şu bağlamda Brezenski, insanların kendi ihtiyaçlarını nasıl olursa olsun tatmin etmeyi şiddet olaylarını ve sıra dışı cinsel yaşamı özellikle kadın olgusunu istismar ederek meşrulaştıran değerler yüklemesi bakımından batı medyası ve televizyonlarına büyük ölçüde pay biçmektedir. *

Bilimler, tıp, sanayi, teknoloji vb. ni kapsayan medeniyete dair gelişmelere gelince; -ki Batı büyük ölçüde bu yönüyle övünmektedir- batı yine de toplumun yaşadığı şiddet ve huzursuzluk ortamını önleyememiştir. Medeniyet; insan yaşamını kolaylaştıran, yaşam biçimi ve pratik olarak yaşanan hayat modelinin hizmeti için insanın kullandığı bir vesile/envariterdir. Şayet bu yaşama biçimi saptırılmış bir hadaret, yanlış bir düşünce ve bozuk/yozlaşmış bir sistemden türemiş ise söz konusu medeniyette topluma ve genel anlamda insanlığa şiddet ve huzursuzluktan başka bir şey sunmayacaktır. Seksenlerin başlarında müslüman olan Fransız filozof Groudi diyor ki: “Tıpkı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında olduğu gibi bugün de diğerlerinden farklı olarak askeri erişime ve teknolojik gücü ile benzersizleşen ama tarihe ve hayata bir mana kazandıracak insani sözleşmeden yoksun bir imparatorluğun/süper gücün dönemini yaşıyoruz. Yine İngiliz filozof Cud şöyle söylüyor: “Bilimler, güçlü bir varlığın size sunduğu olgulardır. Ancak biz onları çok ve acımasızca kullanıyoruz.” *

Kuşkusuz batı hadareti teknolojiyi yüzbinlerce insanın canına kıyan atom bombalarını üretmede kullanmıştır. Ve savunma sanayisine ilişkin pazarların oluşması için dünyanın bir çok bölgesinde krizler çıkarıpta savaşları alevlendirmesi söz konusu hadarettir. Onların teknolojilerine emanet olan ekolojik denge ise bozulmuş ve bir çok hastalıklar türetmiştir.

Ayrıca insanî, ahlakî ve ruhî dengelerden tamamen yoksun sadece maddi arzuları kamçılayan sıra dışı rezillikler, başıboşluk ve özgürlükler hadaretinin doğurduğu öldürücü hastalıklar önünde tıp bilimi ne yapmıştır? Bilim, Batı aile yapısını kurtarmış mıdır? İşlenen potansiyel suçları durdurmaya güç yetirebilmiş midir? Orada milyonlarca insanın yaşadığı psikolojik vakıalara çözüm bulabilmiş midir?
SLM HADARET VE BATI HADARET ARASINDA BR KARILATIRMA