DÖRDÜNCÜ DELİL; KIYAS
Kıyas, lügatte takdir etmek demektir. Usulcülerin ıstılahında ise birkaç şekilde tarif edilmiştir. Şöyle ki:

* Kıyas, tespit edenin yanındaki hükmün illetinde ikisinin ortak olmalarından dolayı bir bilinenin hükmünü başka bir bilinende tespit etmektir.

* İkisi için bir hüküm tespiti ya da ikisinden bir hükmün nefyi hususunda bir bilineni bir bilinene hamletmek/yüklemektir.

* Aralarını bir birleştirenden dolayı zikredilenin hükmünün aynısını zikredilmeyen bir husus için çıkartmaktır.

* Aslın hükmünden çıkartılmış illette asıl ve fer’i arasındaki denklikten ibarettir. Zira o, müçtehidin yanındaki hükmün illetinde ikisinin benzeşmesinden dolayı fer’i de aynısını tespit etmek için aslın aldığı hükmü ortaya çıkarmaktır.

Böylece kıyasın tariflerinin hepsi; benzeyenin, benzetilenin ve benzeme şeklinin varlığını gerektirmektedir. Yani kıyas edilenin, kendisine kıyas yapılanın ve kıyasın yönünün/şeklinin varlığını gerektirmektedir. Zira tariflerden herhangi bir tarife binaen, kıyası mevcut yapan şey; kıyas edilen ile kendisine kıyas yapılanın bir tek hususta ortak olmalarıdır, yani aralarını birleştirenin varlığıdır. Kıyas edilen ile kendisine kıyas yapılanın arasını birleştiren bu tek husus hükme sevk edendir, sebeptir.

Buna binaen aralarındaki benzerlikten dolayı bir hükmün bir hükme kıyası, Şer’î anlamda kıyaslardan değildir. Çünkü her ne kadar ikisinden birisi diğerine bir hususta benzese de bu husus, o hükme sevk eden değildir, sadece bir benzeşmedir. Onun için o, Şer’î kıyas değildir ve kıyasa delil olmaz. Bilakis fer’i ile asıl arasını birleştiren hususun –ki o hükme sevk edendir- olması kaçınılmazdır.

Bunun için bu tariflerin en dakik olanı birinci tariftir. Çünkü kıyas edilen ile kendisine kıyas olunan arasını birleştiren hükmün illeti yani hükme sevk eden olduğunu ancak o hakkıyla belirlemiştir. Bazılarının yapmış olduğu şu tarif de bu tarifin benzeridir:

* Kıyas, illet hususunda aralarında birliğin olmasından dolayı yani onlardan her birinde hükme sevk eden hususunda birliğin oluşmasından dolayı Şer’î hükümde bir hususu diğerine katmaktır.

Kıyas, Şer’î hükümler hakkında bir Şer’î delildir. Zira o, hükmün bir Şer’î hüküm olduğunu tespit emek için bir hüccettir. Kıyasın Şer’î delil oluşu, katî delille ve zannî deliller ile tespit edilmiştir.

Katî delil şudur: Kıyasın Şer’î delil sayılması konumunun, kıyasın nâssın kendisine döndüğü halde olmasıdır. Zira Şeriat, kendisine delâlet etmiş olmadıkça kıyastaki illete itibar edilmez. Böylece kıyasa Şer’î delil olarak itibar etmek, kesin bir husus olur. Kıyas gerçekte, nâssın kendisine dönen olur/bağımlı olur. Onun için kıyasa; “nâssın akledileni/idrak edileni” denir. Buna binaen bu kıyasın delili, illete yani hükme sevk edene delâlet eden nâssın kendisidir. Eğer illetin delili Kitap ise, bu kıyasın delili de Kitabın delilidir. Eğer illetin delili Sünnet ise, bu kıyasın delili de Sünnetin delilidir. Eğer illetin delili sahabelerin icmâ ise, bu kıyasın delili de sahabelerin icmânın delilidir. Böylece bu kıyasın delili katî delil olmaktadır. Çünkü o, hükme sevk edene delâlet eden nâssın delilinin aynısıdır. Yani katî deliller olan Kitap, Sünnet, sahabelerin icmânın delillerinin aynısıdır. Buna binaen kıyasın Şer’î hüccet olduğuna dair Şer’î delil; Kitap, Sünnet ve sahabelerin icmânın Şer’î hüccet olduklarına delâlet eden delillerin toplamıdır. Onun için kıyasın delili kesin delildir.

Zannî deliller ise şunlardır: Onlar kıyas hakkında ve Şer’î delil olarak itibar edilen kıyas çeşitleri hakkında delillerdir. Nitekim kıyasın hüccet oluşu Sünnet ve sahabelerin icmâ ile de tespit edilmiştir. Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kıyasa yönlendirdiği ve kıyası tasvip ettiği sabit olmuştur. Buna şunlar örnektir:

* İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre: “Bir kadın; ‘Ya Rasulullah, annem üzerinde adak orucu olduğu halde öldü. Onun yerine ben oruç tutayım mı?’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ فَقَضَيْتِيهِ أَكَانَ يُؤَدِّي ذَلِكِ عَنْهَا قَالَتْ نَعَمْ قَالَ فَصُومِي عَنْ أُمِّكِ “Ne dersin, annenin borcu olsaydı da sen onu ödeseydin, o borç annenin yerine ödenmiş olur mu?” Kadın; Evet, dedi. Rasul de dedi ki; “O halde annenin yerine oruç tut.”[1]

* Ahmed, Abdullah b. Zübeyr’den şunu rivayet etti: “Has’am denilen yerden Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e bir adam gelip şöyle dedi: ‘Babam çok yaşlı iken İslâm’ı idrak etti ve Müslüman oldu. Yolculuk yapamaz, üzerine de hacc farzdır. Onun yerine ben hacc edeyim mi?’ Bunun üzerine Rasulullah ona dedi ki: أَنْتَ أَكْبَرُ وَلَدِهِ قَالَ نَعَمْ قَالَ أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ ذَلِكَ يُجْزِئُ عَنْهُ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَاحْجُجْ عَنْهُ “En büyük çocuğu sen misin?” O da; ‘Evet’, dedi. Rasul de şöyle dedi: Ne dersin, babanın bir borcu olsaydı da onu sen babanın yerine ödeseydin, o borç ödenmiş olur muydu?” Adam; ‘Evet’, dedi. Rasul de dedi ki: O halde onun yerine haccet.”[2]

* Buhari, İbn Abbas’tan şunu rivayet etti: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e Cüheyne’den bir kadın gelip dedi ki; ‘Annem haccetmeye nezretti/adakta bulundu. Fakat haccetmeden öldü. Onun yerine ben haccedeyim mi?’ Bunun üzerine Nebi dedi ki: نَعَمْ حُجِّي عَنْهَا أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ أَكُنْتِ قَاضِيَةً اقْضُوا اللَّهَ فَاللَّهُ أَحَقُّ بِالْوَفَاءِ “Evet, onun yerine haccet. Ne dersin, annenin bir borcu olsaydı onu öder miydin? Allah’a borçları ödeyin. Zira Allah borcu ödenmeye daha layıktır.”[3]

* Dârektunî, İbn Abbas’tan şunu rivayet etti: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e bir adam gelip dedi ki; ‘Babam İslâm haccı borcu olduğu haldeyken öldü. Onu yerine haccedeyim mi?’ Nebi şöyle dedi: أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ ذَلِكَ يُجْزِئُ عَنْهُ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَاحْجُجْ عَنْهُ “Ne dersin, baban borç bırakmış olsaydı, onu öder miydin? Adam; ‘Evet’, dedi. Nebi ise şöyle dedi: O halde onu yerine haccet.”[4]

* Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edildi ki; “Has’amlı cariye gelip şunu sordu: ‘Ya Rasulullah, babam çok yaşlandığı bir zamanda hacc farz oldu. Yolculuk yapmaya gücü yetmiyor. Onun yerine ben haccetsem olur mu?’ Bunun üzerine Nebi ona şöyle dedi: أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَيْهَا دَيْنٌ أَكُنْتِ تَقْضِينَهُ قَالَتْ نَعَمْ قَالَ فَدَيْنُ اللَّهِ أَحَقُّ بِالْقَضَاءِ “Babanın borcu olsaydı da onu sen ödeseydin, olur muydu? Kadın; ‘Evet’, dedi. Nebi de şöyle dedi: Allah’ın borcu, ödenmeye daha layıktır.”[5]

Bu hadislerin hepsi, kıyasın hüccet olduğuna dair delillerdir. Bunlarla delil getirme şekli ise şöyledir:

Rasul, Allah’a olan borcu, ödenmesi farziyeti ve faydasının dokunması hususunda beşere olan borca dâhil etti. Bu, kıyasın kendisidir.

* Rivayet edildi ki; “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem kendisine oruçlu olan kimsenin eşini öpmesi hakkında sorduğunda Ömer’e şöyle demişti: أَرَأَيْتَ لَوْ تَمَضْمَضْتَ بِمَاءٍ وَأَنْتَ صَائِمٌ فَقُلْتُ لا بَأْسَ بِذَلِكَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفِيمَ “Oruçlu iken suya ağzını çalkalayıp sonra tükürsen, (onun sana bir zararı olur mu), ne dersin? (Ömer); ‘Hayır’, dedi. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de şöyle dedi: O halde ne diye (zararı olsun).”[6]

Böylece Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Ömer’i kıyasa yönlendirdi. Zira Ömer yutmaksızın mazmazanın orucu bozmadığı gibi, boşalma olmaksızın öpmenin de orucu bozmadığını anladı. Nitekim Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in; ارأيت “ne dersin” sözü, takdiri ifade eder.

* El-Âmedî’nin El-İhkâm isimli kitabında şu geçmektedir; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Muaz ve Ebu Musa’yı her birini ayrı bir bölgeye olmak üzere Yemen’e kadı olarak gönderdi. Onlar giderken; بم تقضيان؟ “Ne ile hükmedeceksiniz?” dedi. Dediler ki; Kitab ve Sünnette hüküm bulamadığımızda, bir meseleyi başka bir mesele ile kıyas ederiz. Böylece hakka en yakın olanla amel ederiz. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem dedi ki; أصبتما “İsabet ettiniz.”[7]

İşte böyle, Sünnette Kıyasa delalet eden husus geçmiştir.
SLM AHSYET / DRDNC DELL; KIYAS