İKİNCİ DELİL: SÜNNET
Rasulullah’ın Fiilleri Arasında Çelişki:
Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilleri arasında çelişkinin varlığı tasavvur edilmez. Çünkü iki husustaki çelişki, her ikisinin birden sahibini engelleyecek şekilde karşı karşıya olması demektir. Birinin diğerini nesh etmesi veya tahsis etmesi bakımından Rasul’ün fiilleri arasında bu çelişkinin olması tasavvur edilmez. Çünkü o fiillerinin hükümleri arasında bir çelişki yoksa, fiillerde de çelişki yoktur. Hükümler arasında bir çelişki varsa o fiillerde yine çelişki yoktur. Çünkü bir vakitte vacib olan bir fiilin olması ve aynı vakitte ilk hükmü iptal etmeksizin farklı bir hüküm getiren fiilin olması caizdir. Çünkü sözlerin aksine fiillerde genellilik yoktur. Evet fiille birlikte, fiilin tekrarlanmasını vacib kılan bir söz olduğunda ikinci fiil; fiili değil sözü tahsis ediyor ya da nesh ediyor olabilir. Dolayısıyla iki fiil arasında çelişkinin varlığı asla tasavvur edilmez.

İki fiil arasında çelişkinin tasavvur edilemeyişinin nedeni şudur: İki fiil arasındaki çelişki; ya birbirinin aynı iki vakitte veya birbirinden farklı iki vakitteki öğle namazı fiili gibi birbirine benzeyen türden olur. Ya da birbirinden farklı türden olur. Birbirine benzeyen iki fiil arasında çelişkinin olmayacağı ortadadır. İki vakitteki öğle namazında olduğu gibi. birbirinden farklı iki fiile gelince: Eğer namaz ve oruç gibi bir araya getirilmeleri caiz olan fiiller ise, çelişkinin olmayacağında şüphe yoktur. Fakat bir araya getirilmeleri tasavvur edilmeyen ve hükümleri çelişkili olmayan, öğle ve ikindi namazı gibi fiillerden ise cem etme/birleştirme imkânından dolayı aralarında çelişki yoktur. Zira namazla orucun bir araya getirilmesi mümkün olduğu gibi öğle namazı ile ikindi namazı arasını cem etmek mümkündür. Eğer o iki fiil, bir araya getirilmesi düşünülmeyen ve hükümleri arasında da tenakuz olan hususlardan ise, belirli bir günde oruç tutmak, başka bir günde oruç tutmamak gibi, bir vakitte vacibliğin ve bir başka vakitte ise caizliğin birleştirilmesi nedeni ile aralarında bir çelişki yoktur. Yani bir fiil bir vakitte vacib veya mendub veya caiz olması, bir başka vakitte ise tersi olması mümkündür. Bunlardan birisinin diğerinin hükmünü kaldırması veya iptal etmesi söz konusu değildir. Çünkü iki fiil ve ikisinden birisi için genellik yoktur.



Nebi’nin Fiili İle Sözü Arasında Çelişki:

Nesh hali dışında Rasul’ün fiili ve sözü arasında çelişki olmaz. Bu halin dışında söz ile fiil arasında kesinlikle çelişki yoktur. Ancak Rasul’ün bazı sözleri ve fiillerine ilk bakışta, söz ile fiil arasında bir çelişki olduğu görülebilir. Fakat dikkatlice incelendiğinde, bunlardan her birinin durumunun diğerinin durumundan farklı olduğu anlaşılır. Bunun içindir ki aralarını cem etmek (bir arada anlaşılması) mümkündür. Çelişki üç halde söz konusudur:

1- Sözün fiilden önce gelmesi. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bir fiil yaptığında, o fiilin Nebi’ye has olduğuna dair bir delil de yoksa fiil kendisine muhalif olan ve önce gelen sözü nesh eder. Bu söz ister; “şu gün oruç tutmak üzerimize vacibtir” deyip sonra da o gün oruç tutmaması ve varsaydığımız gibi ona uyulmasına delil olarak getirilen genel bir söz olsun. İster ise, ona has olduğuna delâlet eden bir delille ya da bize has olduğuna delâlet eden bir delille olsun fark etmez. Bu demek- tir ki; Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinde tekerrür sabittir, onu örnek almak da vacibtir. Kendisine veya bize has olan veya onun için ve bizim için genel olan bir fiil, sözden sonra ise; kendisi hakkındaki ya da bizim hakkımızdaki ya da hem bizim hem de onun hakkındaki söz nesh edilir. Fiil, ona has ise, neshin varlığı ortadadır. Bize has ise tabi olmak vacibtir. Hem ona hem bize genel ise tabi olmak vacibtir.

2-Sözün zikredilen fiilden sonra gelmiş olması. O söz, Rasul’e has olduğuna dair bir delil olmadığı için, kendisinde Rasul’e tabi olmamızın vacib olduğuna delâlet eden bir delil olmasıdır. Bu durumda bakılır:

Eğer delil, fiilin tekrarlanmasının vacib olduğuna delâlet etmiyorsa fiil ile sonradan söylenen söz arasında asla bir çelişki yoktur. Çünkü fiil, bir kere olup bitmiştir ve tekrarı da talep edilmemiştir.Dolayısıyla fiil yok sayılır. Böylece söz fiille çelişmez. Çünkü fiilin tekrarı istenmemektedir.

Eğer delil, hem Rasul hem de ümmeti hakkında fiilin tekrarlanmasının vacib oluşuna delâlet ediyorsa sonradan söylenen söz; bazen genel olabilir, yani hem SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i hem de ümmetini kapsar, bazen ona has olabilir, bazen de bize has olabilir. Söz genel ise önce geçen fiili nesh eder. Örneğin; Aşure günü oruç tuttuğunda, fiili tekrarlamasına bizim de mükellef tutulduğumuza delil getirildiğinde; daha sonra orucunun bizim üzerimize vacib olmadığını söylemesi gibidir. Bu söz genel bir söz ise böyledir. Sonradan söylenen söz Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e has kılınırsa bizim hakkımızda olanı değil, onun hakkında önce gelen fiili nesh etmiş olur. Sonradan gelen söz, bize yani ümmete has kılınırsa –oruç tutmanız size vacib değildir sözünde olduğu gibi- Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem açısından bu sözde bir çelişki yoktur. Dolayısıyla onun hakkındaki teklif devam eder, bizim hakkımızda ise bu fiili yapmakta mükellef olmadığımıza delâlet eder. Ancak bu durum fiil bizden sadır olmadan önce ise geçerli olur. Söz tahsis edici olur, yani vacib olmadığını beyan edici olur. Yani bizim fiilden istisna tutulduğumuzu ifade eder. Eğer fiil bizden sadır olduktan sonra bu söz söylenmişse, beyanın ihtiyaç anından sonra gelmiş olması nedeni ile sözün tahsise hamledilmesi/yorulması mümkün değildir. Dolayısıyla söz önceki fiili nesh edici olur.

3-Söz veya fiilden hangisinin sonra olduğunun meçhul olması. Yani fiilin mi yoksa sözün mü önce olduğunun bilinmemesi hali. Böyle bir halde bakılır: Eğer her ikisinin bir arada anlaşılması imkânı varsa, çelişki kaldırılmış olur. Eğer her ikisinin arasını birleştirmek mümkün değilse, bizim hakkımızda tahsis edilen veya Rasul’e ve bize genel olan söz alınır, onun hakkında özel olan ise hariç tutulur. Böylece söz öne geçer, söz alınır ve fiil terk edilir. Bunun nedeni şudur:

Söz konulduğu hususa delâlet etmekte bağımsızdır. Fiil ise böyle değildir. Zira fiil delâlet için konulmamıştır. Delâlet etse bile ancak söz aracılığı ile delâlet eder. Çünkü söz delâlet bakımından olanı da olmayanı da, akılla kavranılanı da hissedileni de kapsamına aldığından daha geneldir. Fiil ise var olana ve hissedilene has olduğundan böyle değildir.

Aralarında çelişkiye benzer bir durum varmış gibi görünüp de bunun daha önce geçen bir nâssı açıklayıcı olması haline örnek, SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in hac ile ilgili ayetten sonra şöyle demesidir: من قرن حجـا إلى عمرة فاليطف طوافا واحدا ويسع سعيا واحدا “Hac ile umreyi birleştiren kimse bir tavaf yapsın ve bir sa’y yapsın.”[1]

El-Dârektunî, SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den şunu rivayet etti: “O SallAllah’u Aleyhi VeSSellem (hac ile umreyi) birleştirdi. Sonra da iki tavaf ve iki sa’y yaptı.”[2]

Bu durumda fiille sözün cem edilmesi, ‘Kitab ve Sünnet Kısımları’ bölümünün ‘beyan–mübeyyen’ başlığı altında açıklandığı gibidir.

Rasul’ün fiili ile sözü arasındaki çelişki durumları bunlardır. Buna örnek şunlardır:

Ebu Davud, Rubeyyi’ bint Maûz b.Afrâi yoluyla rivayet etti ki: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ellerindeki artan su ile başını mesh etti.”[3] Süfyan es-Sevri’den şöyle dediği rivayet edildi: “Rubeyyi’ bint Maûz b. Afrâi bana şunu anlattı: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bize geliyordu..... elinde abdesten kalan su ile başını mesh etti.”[4]

Bu fiil, Taberani’nin tahriç ettiği şu hadisle çelişmektedir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem dedi ki; خذوا للرأس مَاءً جَدِيدًا “Başı mesh etmek için yeni su alın.”[5]

Bu ikisi arasını birleştirmek şöyledir: خذوا “alın” lafzı ümmetine has bir hitaptır, genel değildir. Her ne kadar Rasul’ün ümmetine hitabı kendisine de hitap ise de -çünkü kelamın genelliği içine kendisi de dâhil olur- fakat onun, Rasul’e has bir hüküm olduğuna delâlet eden bir karine varsa, o takdirde Rasul’ün özelliklerinden olur. Burada ise, abdestinden kalan su ile başını mesh etmesinin yanına “Başını mesh etmek için yeni su alın.” sözü konulduğunda, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinin ona has olduğuna, sözünün ise ümmetine has olduğuna karine olur. Böylece “başını mesh etmek için yeni su alın” sözü ile kendisine has olan başını mesh etmek için yeni su almayıp abdesten kalan su ile başını mesh etmesi hakkındaki Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiili arasında çelişkinin olmadığı açığa çıkar. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ümmetine bu emri, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ait fiil karinesi ile ümmete has emir olur. Zira o, fiillerinde ve sözlerinde kendisine tabi olmayı gerekli kılan “örnek olma” delillerinden daha özeldir/hastır. Dolayısıyla has olan genel olan üzerine bina edilir. Ümmete, farklı bir emrin geçtiği bu fiilde Rasulü örnek almak vacib olmaz.

Bir başka örnek de şöyledir: İbrahim et-Teymi, Aişe RadıyAllah’u Anha’dan şunu rivayet etmiştir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hanımlarından bazılarını öper, sonra da abdest almadan namaz kılardı.”[6]

Bu hadisin zayıf olduğu söylendi ise de, zayıf olduğunu söyleyenlerin, hadis mürsel olduğundan dolayı söyledikleri görülmüştür. Oysa mürsel hadisle delil getirilir. Bu hadis hakkında Nesâi şöyle demektedir: “Mürsel olmasına rağmen bu babda bu hadisten daha iyisi yoktur.” Dârektunî bu hadisi bağlantılı olarak zikretmiştir. Dedi ki; “İbrahim’den o da babasından o da Aişe RadıyAllah’u Anha’dan...”

Aişe RadıyAllah’u Anha’den rivayetle dedi ki: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem namaz kılıyordu ve ben de önünde boylu boyunca cenaze gibi uzanmış oluyordum. Vitir kılmak isteyince ayağı ile bana dokundu.”[7]

Yine Aişe RadıyAllah’u Anha’den rivayetle dedi ki: “Gecenin birinde Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i yanımda yatakta bulamadım. Onun nerede olduğunu elimle aramaya koyuldum. Ellerimi kendisi secdede iken ve ayakları (secde halinde) dikilmiş olduğu halde iken, ayaklarının iç tarafına dokundum.”[8]

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiiline delâlet eden bu hadisler, şu ayetle de çelişmektedirler: أَوْ لامَسْتُمْ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا “Kadınlara dokunduğunuzda su bulamazsanız teyemmüm ediniz.”[9]

Bu ayet dokunmanın abdesti farz kılan olaylar cümlesinden olduğu hususunda sarihtir. لا مستم kelimesi “elle dokunma anlamında” hakikattir. “Cinsi münasebet” anlamında ise mecazdır. Hakiki mana hakkında bir özür bulunmadıkça mezaca gidilemez. Burada ise hakiki mana özürlü değildir, bilakis kesindir. Bir karine bulunmadıkça mecaz manaya gidilmez. Burada ise onu mecaz kılan bir karine yoktur. Dolayıyla mananın hakiki olması belirlenmiş olur. Onun hakiki manada kalmasını أو لمستم “onlara temas ederseniz” kıraatı da teyid etmektedir. Çünkü bu okuyuşta cima dışında mücerret olarak dokunma anlamı zahirdir. Buna göre Rasul’ün kadına ve kadının da Rasul’e dokunması ile ilgili olarak Rasul’ün fiili, özellikle Aişe’nin Nebi’nin ayağına dokunması merfu ve mevkuf olarak sabit olmuştur. Rasul’ün bu fiili ayet ile çelişmektedir. Yani sözlü nâssla yani Kur'an’la çelişmektedir.

Araları birleştirildiğinde ise şöyle olur: Ayette, أو لامستم “ya da onlara dokunduğunuz zaman” denilmektedir. Bu ümmete has olanlardandır. Her ne kadar Rasul sözün genelliği içine giriyorsa da, Rasul’ün fiilinin sözlü nâssın hilafına olması, fiilin Rasul’e, sözlü nâssın ise ümmete has olduğuna karinedir. Zira “elle dokunma”, Rasul’den sadır oldu ve abdest almadı, dolayısıyla ona has bir davranıştır. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiili; ümmetine has olan sözlü nâss ile çelişmez, bilakis kendisine has olduğunu gösterir. Çünkü ayet, kendisine muhalif olmasına rağmen Rasul’ün fiili ile bir araya getirildiğinde ayetin ümmete has olduğuna dair bir karine olur. Bu durumda sözlü nâss ile fiil arasında çelişki olmaz.

İşte, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiiller ile sözleri arasında bir çelişkinin var olduğu görüldüğü zaman araları birleştirilmeye çalışılır. Eğer birleştirmek mümkün olmazsa onlar hakkıda üç durumun kuralları uygulanır.



Rasul’ün Sözleri Arasında Çelişki:

Nesh hali dışında Rasulullah’ın sözleri arasında çelişki olmaz. Bu halin dışında kalan durum ise, ya teracih ya da teadül/denkleştirme babındandır, ya da aralarında tevfik/uyumlaştırma imkânı vardır. Nesh meselesi hakkında, nesh konusunda bahsedilecektir. Teadil ve teracih konusuna da bu başlık altındaki konuda değinilecektir.

Birbiri ile çelişen iki söz arasındaki tevfike gelince; o, her iki sözün durumlarını ve içerisinde söylendikleri şartları anlamak için dikkatlice incelenmesi ile olur. O zaman çelişkinin olmadığı ortaya çıkar. Çünkü yaşam halleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla sadece benzerlik nedeni ile bir şey diğerine kıyas yapılmaz. Zira bir hususta benzerlik olabileceği gibi çeşitli hususlarda vakıa bakımından farklılık da olabilir.

Bu nedenledir ki teşride ve siyasette genelleştirmeden ve soyutlamadan uzak durmak lazımdır. Çünkü teşri, kulların fiillerinin hükmünü açıklayan bir çözümdür. Siyaset ise, fiillerinin üzerine kurulu olduğu maslahatları hakkında insanların işlerinin gözetilmesi ve yürütülmesi demektir. Bunların her ikisi de hayatla, hayatın şartları ile ve durumları ile alakalıdır.

Bu şartlar ve durumlar çok sayıda olup birbirinden farklı ve ayrıdır. Fakat çoğu kere birbirine benzerler. Dolayısıyla bu farklılığın veya ihtilafın veya çeşitliliğin görülmemesinden korkulur. Zira bu, genellemeyi yani aynı cinsten olan her şey hakkında hüküm verilmesine sürükler. Aynı şekilde soyutlamaya yani her bir fiili ve her işi kendisi ile alakalı durumlar ve şartlardan soyutlamaya sürükler. İşte bu iki nedenden dolayı hataya düşülür. Bundan dolayı bir tek fiil ve iş hakkında iki çözüm arasında çelişki görülür. Yani konuya bakan kişiye iki söz çelişkili görünür.

Bu nedenledir ki Rasulullah’ın söylediği sözler arasında çelişkinin var olduğu zannı ortaya çıkar. Ancak genellemeden uzaklaşıp her olay kendisine ait çözümle ele alındığı ve soyutlamadan uzaklaşıldığında yani vakıa, durumlarından ve şartlarından soyutlanmadığında çözümün aynı olayla bağlantısı kurulduğunda ve olaylar ortamları ile irtibatlandırıldığında iki olay arasında fark bulunduğu görülür.

Her iki olaya ait ortamlar, şartlar birbirinden farklı olması nedeni ile veya birisini diğerinden ayırarak münferid hale getirmeden çözüme veya olaya bakışın esası kılınmasında ikisinden birisi diğeri ile irtibatlandırıldığı zaman iki olay arasında çelişki olmadığı açığa çıkar.

Fakihin veya siyasinin yapması gereken; olaylar arasındaki ayırt edici incelik kendisine beyan olasıya kadar her bir olayı diğerinden ayrı olarak ele almaktır. Böylece olayın farklı çözümüne ulaşır, teşrii ve siyasi anlayışta ve olayların çözümünde doğruya ve hakka en yakın olana ulaşır.

Teşrii açısından: Teşrii nâsslar, olayların ve vakıaların hükmü olması nedeniyle farklı olmaları Şer’î nâssların tabiatındadır. Şer’î nâssların aralarındaki ihtilafın inceliğinden dolayı ve bu ihtilafla birlikte benzerliğin kaçınılmaz oluşundan dolayı, aralarında çelişki varmış gibi görünmeleri onların tabiatının gereğidir.

Bu nedenledir ki fakih, hükmü vermeden önce teşrii nâssları dikkatlice incelemesi gerekir. Çünkü teşrii nâsslar, sadece birtakım manalara delâlet eden edebî ifadeler değildirler. Bilakis vakıaların çözümüdürler. Dolayısıyla nâssların zihnindeki anlamlarını hissettiği vakıalarla bir araya getirip ilişkilendirmelidir. Öyle ki teşrii anlayış ve çözüme kavuşturmak istediği vakıayı idrak edesiye kadar vakıaya parmağını bassın. İşte o zaman nâssların delaletleri arasındaki ince farkları, genelleme yapmanın ve soyutlamanın tehlikesini idrak eder. Nebevî hadislere bu esasa göre bakılmalıdır. İşte o zaman çelişkinin olmadığı idrak edilir.

Çelişkili görülen Nebevî hadislere bakan kimse, bunları dikkatlice incelemesi halinde, aralarını bulmanın mümkün olduğunu görür. Buna örnek çoktur. Mesela; Rasul bir kısım hadislerde bazı şeyleri emrederken, başka gurup hadislerde ise emrettiği bu şeylerin kabulünü red etmektedir. Bu durumda ise bu hadisler arasında bir çelişki olduğu görülür. Fakat gerçekte herhangi bir çelişki yoktur. Zira Rasul’ün emri bir fiilin talebidir. Bu emir, beraberinde bir karine olmadan vaciblik veya mendubluk veya mubahlığı ifade etmez. Bu emirden sonra, Rasul’ün emrettiğini yapmadığını gösteren bir durumun olması bu emrin mubah olduğuna karinedir. Dolayısıyla emrettiği şeylerin kabulünü reddetmesi, onlarla ilgili emrine çelişki olmaz, bilakis emrinin vaciblik ve mendubluk için değil mubahlık için olduğuna dair bir karine olur.

* Bir örnek: Kays b. Sa’ad’dan rivayet edilen şu hadistir:

“Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem evimizde bizi ziyaret etti.... Sa’ad onun için gusül edeceği suyun hazırlanmasını emretti. Sa’ad ona safran veya alaçehre boya ile boyanmış bir örtü verdi. O da ona büründü.”[10]

Gusül ve abdesten sonra kurulanmanın caiz olduğuna delâlet eden bu hadis, Meymûne’den rivayet edilen şu hadisle çelişmektedir: “Sonra mendil getirildi. O onunla kurulanmadı.”[11] Bu hadis Rasul’ün kurulanmadığına delâlet etmektedir.

Bazıları bu iki hadisi; Rasul’ün kurulanmamış olmasını dikkate alıp kurulanmayı mekruhluğa hamlederek uyumlaştırmaya çalışmaktadır. Fakat mekruhluğa hamletmek, ancak Rasul’ün bir şeyi nehyetmesi ve onu emretmesi durumunda olur. Burada ise Rasul’ün bir seferinde bir şeyi yapması bir başka seferde yapmaması söz konusudur. Bu iki fiil arasında çelişki yoktur. Aralarında bir çelişkinin olduğu varsayılsa bile bu, mubahlığa hamledilir. Çünkü Rasul’ün bir fiili yapmaması nehye delâlet etmez. Zira çoğu kere bazı mubahlardan yüz çevirdiği görülmüştür.

* Bir başka örnek: Abdurrahman b. Ka’ab b. Malik’ten rivayet edildi ki: “Cirit oyuncusu Amr b. Malik, müşrik iken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e gelip hediye verdi. Bunun üzerine Rasulullah ona dedi ki; إني لا أقبل هدية مشرك “Ben müşrikin hediyesini kabul etmem.”[12]

Bu hadis, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in müşriklerden hediye kabul ettiğini ve kabul edilmesini emrettiğini tespit eden hadislerle çelişmektedir.

Ali RadıyAllah’u Anha’dan şöyle dediği rivayet edildi: “Kisra, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e hediye gönderdi. O bunu kabul etti. Kayser’in hediyesini kabul etti. Krallar hediye gönderdi, kabul etti.”[13]

Amr b. Abdullah b. ez-Zubeyr’den, o da babsından şöyle dediği rivayet edildi: “Mâlik b. Hasel oğullarından Abduluzza b. Abdiesade’nin kızı Kuteyle, kızı Ebu Bekir’in kızı Esma’ya kertenkele, süzme peynir ve eritilmiş yağdan müteşekkil hediyelerle geldi. O müşrik bir kadındı. Esma, onun hediyelerini kabul etmekten ve onu evine sokmaktan kaçındı. Aişe onu Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e sordu. Allah şu ayeti indirdi: لا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ “Allah sizinle din konusunda savaşmayan kimselere ... yasaklamaz.”[14] Bunun üzerine Nebi, Esma’ya onun hediyesini kabul etmesini ve evine sokmasını emretti.”[15]

Böylece Rasul’ün müşrik birisinden hediye kabul etmesi ve müşrik birisinden hediye kabul etmemesi arasında bir çelişki görülmektedir.

Bu iki hadisin birleştirilmesi şöyledir: Rasul’ün müşrikten hediye kabul etmemesi, o hediyeyi kabul etmenin vacib veya mendub değil mubah olduğuna dair bir karinedir. Çünkü Rasul birçok defa mubahlardan yüz çevirmiştir. Kertenkele yemeyi, kendisine tiksinti verdiğini söyleyerek reddetmiştir, tavşan yemeyi de reddetmiştir.

* Bir başka örnek: Buhari’nin hicret eden mü’min kadınlar hakkında rivayet ettiği şu hadistir. Dedi ki; “Allah’u Teâla haklarında; يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمْ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ “Ey iman edenler! Mü’min kadınlar, hicret ederek size geldiklerinde kendilerini imtihan ediniz. Allah onların imanları‎n‎ı daha iyi bilir. Eğer siz de onları‎n inanmış‎‏ kadı‎nlar olduklarını‎ öğًِrenirseniz onları‎ kâfirlere geri göِndermeyin. Bunlar onlara helal olmazlar onlar da bunlara helal olmazlar...”[16] ayetini indirdiğinde Urve dedi ki: Aişe bana haber verdi ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu ayetle birlikte mü’min muhacir kadınları imtihan ediyordu. Urve dedi ki; Aişe dedi ki; “O kadınlardan bu şartları kabul eden kadına Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem; “Ben de seninle söylediğim hususlara göre sözlü olarak biatlaşıyorum.” derdi. Allah’a yemin olsun ki, biatlaşmada onun eli hiçbir kadının eline değmedi. Onlarla ancak sözlü biatlaştı.”[17]

Ümeyme bint Rakîka’dan rivayet edildi ki; “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e İslam üzerine biat etmek için bir gurup kadınlarla birlikte geldim. Kadınlar ona dediler ki; “Ya Rasulullah! Biz; Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağımıza, zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, ellerimiz ile ayaklarımız arasında bir iftira uydurup getirmeyeceğimize, maruf olan hususlarda sana karşı gelmeyeceğimize dair sana biat ediyoruz.” Bunun üzerine dedi ki; فِيمَا اسْتَطَعْتُنَّ وَأَطَقْتُنَّ “Gücünüz yettiği ve yapabildiğiniz kadar.” Kadınlar dediler ki; “Allah ve Rasulü bize nefislerimizden daha merhametlidir. Ya Rasulullah! Seninle biatlaşmıyor muyuz? O da dedi ki; إِنِّي لا أُصَافِحُ النِّسَاءَ إِنَّمَا قَوْلِي لِمِائَةِ امْرَأَةٍ كَقَوْلِي لأمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ أَوْ مِثْلِ قَوْلِي لأمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ “Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim bir kadına sözüm yüz kadına sözüm gibidir.”[18]

Buhari, Urve’den o da Aişe RadıyAllah’u Anha’dan şunu dediğini rivayet etti: “Sahip olduğu kadınlar dışında Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in eli hiçbir kadının eline değmedi.”[19]

Bu hadisler, Buhari’nin Ümmü Atiye’den rivayet ettiği şu hadisle çelişmektedir: Ümmü Atiye dedi ki; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e biat ettik. O bize “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmasınlar...” ayetini okudu. Ve ölünün arkasından feryad etmemizi yasakladı. Bunun üzerine bizden bir kadın elini geri çekip şöyle dedi: “Falan kadın bu konuda bana yardımcı olmuştu. Ona olan borcumu ödemek istiyorum.” Nebi bunun üzerine ona bir şey demedi.”[20]

Bu hadiste yer alan; قبضت امرأة منا يدها “Bizden bir kadın elini geri çekti.” ifadesi, Rasul’ün kadınlarla tokalaşarak biat ettiğine delâlet etmektedir. Bunun anlamı şudur: O kadınla beraber orada bulunan kadınlar ellerini çekmediler yani elleriyle tokalaşarak biatlaştılar. Ümeyme hadisinde ise şöyle demektedir: إِنِّي لا أُصَافِحُ النِّسَاءَ “Ben kadınlarla musafaha yapmam/tokalaşmam.” Aişe RadıyAllah’u Anha ise şöyle diyor: ما مست يده يد امرأة “Onun eli hiçbir kadının eline dokunmadı.” İşte burada bir çelişki vardır. Zira musafaha ile biat hadisi, kadınlarla musafaha yapmadığına dair hadisle çelişmektedir.

Bunların arasını birleştirmek şöyledir: Rasul’ün bir fiili yapmaktan kaçınması, nehyetmesi değildir. Dolayısıyla musafahanın yasak olduğuna da delâlet etmez. Ancak onun mubahlardan bir mubahtan kaçındığına delâlet eder ki bu, Rasul’ün kadınlarla musafaha yaparak biat alması fiilinin vacib veya mendub değil bilakis mubah olduğuna karinedir. Çünkü musafaha yapmadığına dair Rasul’ün sözü musafahayı nehyettiği anlamına gelmez. Zira o kesin bir yasaklama değildir. Bilakis Rasul’ün bir kısım mubahlardan uzak durduğu gibi ondan da uzak olduğuna hamledilir. Tıpkı evinde dinar ve dirhem olduğu halde gecelemekten kaçınması gibidir. Nafi’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği hadiste yer alan, çobanın kaval sesini işitmesine rağmen ona karşı çıkmayıp, engellemeyip sadece sesi işitmekten sakınması, kaval sesinin dinlenilmesini ikrar ettiğine delâlet etmesi gibidir. Kertenkele ve tavşan eti yemekten kaçınması gibidir. Buna binaen Ümeyme hadisi ile bundan önceki hadis arasında çelişki yoktur.