Öğrenimde İslâm'ın Metodu


--------------------------------------------------------------------------------


Öğrenim konusunda İslâm kültürüne ait bir metot vardır. Bu metot üç madde de özetlenir:

1- Doğru bir kavrayışla hakikatleri kavranacak derecede eşyalar derinlemesine incelenir, araştırılır. Çünkü İslâm kültürü, öğreniminde sabretmeye, tahammüle ihtiyaç duyulan, kökleri derinde olan fikri kültürdür.

Zira İslâm kültürü ile kültürleşmek fikri bir çalışmadır. Bu nedenle onu kavrayabilmek, önemli ölçüde akli çaba harcamayı gerektirir. Çünkü kültür işi, İslâm kültürünün cümlelerini anlamaya, vakıasını idrak etmeye ve İslâm kültürü ile vakıayı anlamada yardımcı olacak bilgiler arasında bağlantı kurmaya muhtaçtır. Bu nedenle kültürü fikri olarak almak/öğrenmek zorunludur.

Örneğin Müslüman’ın akidesini teslimiyetçi bir yolla değil, akılla öğrenmesi farzdır. Akidenin esası ile ilgili her şeyin öğrenilmesi esnasında fikri ameliye/zihinsel işlem ile öğrenilmesi gerekir.

Şer’î hükümler Kur'an ve Sünnette kendisiyle hitap edilen hususlar olduğu için, vakıadaki sorunun ve sorunla alakalı nassın anlaşılarak nassın vakıadaki soruna uygulanabilmesi için Şer’î hükmün Kitap ve Sünnetten zihinsel işlem ile istinbat edilmesi gerekir. Bu da elbette ki fikri işlemi gerektirir. Hatta delilini bilmeden Şer’î hükmü alan cahil bir kimse bile sorunu ve onu çözecek hükmü anlaması gerekir ki böylece karşılaştığı soruna uygun hükmün dışında başka sorunla ilgili bir hükmü almasın. Bunu gerçekleştirebilmesi için ise elbette ki fikri işleme ihtiyaç vardır. İster müctehid olsun isterse ammi olsun bir kimsenin İslâm kültürü ile kültürleşebilmesi için bunu fikri olarak alması gerekir, fikrî işlemin ve fikrî çaba harcamanın dışında alınamaz.

2- Bir şeyi öğrenen kimse öğrendiği şeye kendisi ile amel edecek derecede inanması gerekir. Yani akidesi ile ilgili olduğu sürece hiçbir şüpheye yer bırakmaması ve öğrendiği şeyle ilgili hakikatleri kesinlikle tasdik etmesi gerekir.

Hükümler ve adab gibi akidenin dışındaki konuların vakıaya uygunluğunda ise zannı galibine göre hareket eder. Ancak bunların, hakkında en ufak tereddütte düşmediği, şüphenin bulaşmadığı ve kesin bir şekilde itikat ettiği bir asıla dayanması gerekir.

Hangi halde olursa olsun öğrenen bir kimsenin öğrendiği şeyi almasında inanmak şarttır. Bu inancı, ya öğrendiği şeyin aslına olan inancından gelir ya da bizzat araştırdığı şeye olan inancından gelir. Kültürün bu halin dışında alınması kesinlikle caiz değildir. Özellikle seçkin bir durumda olmak için İslâm kültürü alınırsa, burda almanın esası itikat/inanmak olmallıdır. Çünkü İslâm kültürü derin bir kültürdür. Aynı zamanda kendisi ile kültürlenen kimseyi harekete geçirecek, bozukluğu yakıp yok eden, alev alev yanan bir ateş kadar enerjiye ve doğru yolu aydınlatan bir nura sahiptir.

Bu fikirleri kesin bir şekilde tasdik, doğal olarak insanın içerisinde vakıa ve bu düşüncelerle bağlantılı eşya hakkında var olan mefhumlar arasında kesin bir bağlantı kurmayı gerektirir. Dolayısıyla bu fikirler insanı cânı gönülden bir istekle ve heyecanla inandığı şeyi yapmaya sevk eder. Ve bu kültürü alan nefislerde bu etki çok çok fazla olur. Zira duygular fikrin taşıdığı vakıaya doğru hareketlendirilmiş olur. Çünkü kişinin öğrendiği fikirlere inanması; duygularını mefhumları ile bağlaması bu bağlamanın da kişiyi harekete geçirmesi demektir.

3- Kişi, öğrendiği kültürü hissedilen vakıadaki sorunları pratik olarak çözmeye yönelik bir şekilde öğrenmelidir. Varsayımlara dayalı bir şekilde okuyup öğrenmemelidir. Ki eşyayı değiştirebilmesi ve tedavi edebilmesi için gerçeğine uygun olduğu gibi nitelendirsin. Böylece o, kâinatta, insanda ve hayatta var olan hissedebildiği şeyleri almış olur. İnsanı, hayatı ve kâinatı tedavi etmek, hakkında hüküm vermek ve böylece de alıp almama hususunda alacağı tavrını tayin etmek veya almak ile terk etmek arasında bir seçim yapmak için öğrenir. Bu nedenle İslâm, insanın varsayımlara bağlanmasını doğru bulmaz. Örneğin Merih'te hayat olsaydı Ramazan ayında nasıl oruç tutulacaktı. Orada ay yoktur ki Ramazan ayı da var olsun! gibi bir mesele üzerinde araştırma yapılamaz. Oysa hitap ancak yeryüzünde yaşayan insana yapılmaktadır. Ancak yeryüzünde yaşayan insan Ramazan ayına şahit olur. Dolayısıyla elbette ki oruç tutması gerekir. Fakat bazen ay görülmediği, hava bulutlu olduğu zaman ise; صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ "(Ramazan Hilalini) gördüğünüzde oruç tutun, (Şaban Hilalini) gördüğünüzde de orucu bozun Eğer hava bulutlu olur da (hilali) göremezseniz Şaban ayını otuza tamamlayınız"[1] şeklindeki Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem'in hadisi ile belirtilen hüküm uygulanır. Bu nedenle alınan kültürün hayali veya varsayımlara dayalı değil pratiği olan kültür olması şarttır. Hayatta pratiği ile karşılaşıldığı zaman, -onun güzelliğini bilmek ve zihinsel zevk almak için değil- onunla amel etmek için öğrenilmelidir.

Öğrenimde İslâm'ın metodu işte budur. Bu metot;

- Araştırmada derinleşmek,

- Araştırma ve inceleme sonucunda elde edilen şeye inanmak,

- Hayatta onu pratik olarak uygulamak için almaktır.

Öğrenim metodu bu şekilde tam ve eksiksiz olarak tamamlandığı zaman Müslüman, derin düşünce ve çok kuvvetli bir ihsas/algılama ile hayat sorunlarını çözecek güç sahibi bir kişi olarak İslâm kültürü ile kültürlenmiş olur. İslâm kültürü Müslüman’ı olgunlaşma yolunda gönüllü, serbestçe ve doğal olarak yürür hale getirir ve bu yolda yürümeye devam ettiği sürece de hiçbir güç onu bu yoldan çıkaramaz. Çünkü bu metotla elde ettiği İslâmî düşünceler hem kültürü olan kimseyi hem de başkalarını etkileyen doğru bir gerçeklik ve en faydalı bir ilaçtır.

Üstelik bu metot, kültürleştirdiği kimseyi çok canlı kılar. Hayatta karşılaştığı sorunları en ince detaylarına inerek kolay olanını ve zor olanını çözmede Müslüman’a adeta olağanüstü bir güç verir. Böylece onda aklın kanaat getirdiği ve kalbin mutmain olduğu bir akliyat meydana gelir. Aynı zamanda onda kâmil bir iman ile dopdolu İslâmî bir nefsiyet oluşur. Bu akliyet ve nefsiyet kişiyi İslâm'ın istediği en üstün, yüce sıfatlarla sıfatlandırır. Bu akliyet ve nefsiyet ile yürümekte olduğu yolda karşılaşacakları bütün zorlukları yenebilir. Aydın derin fikirlerden meydana gelen bu İslâmî kültürde var olan bu güç, bu fikirlerin İslâm akidesi üzerine bina kılınmasından ve insanın Allahu Teâla ile olan bağlantısını idrak etmesinden kaynaklanmaktadır.

İslâmî kültür ya doğrudan doğruya Allahu Teâla'dandır ya da Allah Subhanehû ve Teala katından gelen Kitap ve Sünnetten istinbat edilmiş fikirlerdir. Onda, fikir olmasından dolayı fikri yön bulunduğu gibi, benimsenmesi esnasında Allah Subhanehû ve Teala tarafından gelmiş fikirler olarak kabul edilmesi ile Allah Subhanehû ve Teala ile bağlantısının idrak edilmesi açısından da aynı zamanda ruhi yön vardır. Bu nedenle onunla kültürlenen herkesi çok canlı, heyecanlı ve dev gibi pırıl pırıl parlayan aydın derin düşünce sahibi bir kişi yapar. Allah Subhenehû ve Teala’nın rızasını kazanmak uğruna nefsini Allah için feda eder.

Onunla kültürlenen kimse ne istediğini, hayatta karşılaştığı sorunları nasıl çözeceğini bilir. Çünkü o hayat mücadelesinde kendisine yönelebilecek hakikatleri önceden öğrenmiştir. Bu nedenle ne olursa olsun ne tür sorunla karşılaşırsa karşılaşsın hayata dalar. O, aydın düşünce, takvaya sahip ve bütün sorunları çözecek bilgilere sahip olması nedeniyle hayır dağıtıcısıdır. Bu her yönüyle hayrı bünyesinde barındırmaktır.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Buhari, Savm, 1776