Kübra Taşkıran, suskunların hikâyesini anlattı. Sizin hiç sustuğunuz oldu mu?

***

Hakan kontağı kapatıp dikiz aynasında uzun, sivri çenesindeki dikiş izine baktı. Hayatta aldığı ilk ciddi darbenin hatırasıydı. Sonra sakallarındaki kızıllıklara kayan gözünü saatinden yansıyan güneş ışığı kamaştırdı. Montunu ve çantası kucaklayıp çıktı arabadan.

Ezdiği, erimeye başlayan karların sesinin beynindeki kargaşadan geldiğini sandı. Yirmi sekiz yaşındaydı ve şimdiye kadar ne zaman çözemediği düğümler olmuşsa hep aklının parmaklarına dolanmıştı iplerin uçları. Cezaevinin önü sakindi. Kapıdaki görevlilere derdini anlatıp içeri girdi. Müvekkiliyle konuşacaktı. Daha doğrusu Hakan konuşacak müvekkili dinleyecekti. Mehmet’in amcası ve yengesi “Mehmet senelerdir tek kelime konuşmadı.” demişlerdi. Bunu söylerken gözlerinden öyle bulutlar geçmişti ki Hakan bunun normal bir konuşmama ya da konuşamama olmadığını anlamış fakat o zaman meselenin üzerine gitmemişti.

Birkaç gün öncesiydi. Gece geç saatlerdi, kar yoktu ama hava yine soğuktu. Mehmet üst geçitte boynunda mor atkısı olan bir kadından atkısını zorla almaya çalışırken kadın direnmiş, Mehmet de kadını parmaklıkların üzerinden otobana atmıştı. Kadın düşerken atkısını boynundan almış ve kaçmıştı. Neler olduğu anlaşılana kadar evine çoktan varmış, amcası ve yengesinin dikkatini çekecek anormal hiçbir şey yapmamıştı. Ertesi sabah kapı çalmış, polis Mehmet’i almış ve Mehmet’in odasındaki, içinde bir yığın mor atkı olan kilitli dolabı da bulmuşlardı. Herkes çok şaşırmıştı. Sonrası çok hızlı gelişti. Kadın öldü. Mehmet de tutuklanıp ceza evine konuldu.

Devlet avukat olarak Hakan’ı göndermişti. Mehmet’in konuşmadığını söylemişler, o da kâğıt kalemle gitmişti Mehmet’in yanına. Mehmet ne onunla ne de elindeki kâğıt kalemle ilgilenmiş, sorulara da hiçbir tepki vermemişti. Hakan da şansını Mehmet’in amca ve yengesiyle konuşarak denemeye karar vermiş ve şimdi onların yanından gelmişti cezaevine. Kimse Mehmet’in kadını bir atkı için üstgeçitten atacağına inanmıyor, Mehmet de yapmadığını ima edecek herhangi bir davranışta bulunmuyordu. Hele atkıların akıbeti tamamen ve rahatsız edici derecede belirsizdi.

Hakan görüşme masasına oturdu. Çantasından ajandasını çıkarıp masanın üzerine koydu. Arasında Mehmet’in yengesinden aldığı iki fotoğraf vardı. Donuk bir huzursuzluk kapladı içini. Mehmet elleri önde kelepçelenmiş olarak içeri girdi. Hakan ayağa kalktı. Ona duyduğu saygıdan yapmıştı fakat Mehmet’in düşmüş omuzları, şiş gözleri ve zayıf bedeni karşısında Hakan’ın yapılı, kendinden emin ve dik duruşu; saygıdan çok bir meydan okumanın portresini çizer gibiydi. Bir avukatın müvekkiline meydan okuması mantıksızdı belki ama Hakan farkında olmadan, Mehmet’teki o çözemediği düğüme meydan okuyordu sanki. Sandalyeyi çekip Mehmet’e eliyle oturmasını işaret etti. Kendisi de karşısına oturdu:

-Sence de konuşmak için güzel bir gün değil mi?

Mehmet’in yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Boş bakıyordu ama derinlerde, hüzün kuyularından kovalar çeker gibiydi. Avukatın iki yanağında açılan çukurlara takıldı ağzından çıkmak için çırpınan kelimeler. Yutkundu. Gözü seyirdi sonra. Hakan’ın yapmacık gülümsemesi soldu, sağ eli dört yıl önce kazıttığı kafasına gitti. Ne diyeceğini tartarken kafasını sıvazladı. Mehmet’in sarı, düz, sık saçlarına takıldı gözü. Buz mavisi gözlerine bakıp üşüdü; kelepçelerin arkasından görünen yanık izlerine baktı, canı yandı. Ajandanın arasındaki fotoğraflardan birini çıkardı. Sağlı sollu, üçer dörder katlı, bahçeli binaların olduğu; şirin, sakin bir sokak ve objektife bakıp gülümseyen bir dondurmacı vardı artık masada. Mehmet karnına yumruk yemiş gibi oldu. Bir süre gözlerini fotoğraftan alamadı. Sonra yine aynı hissizliğe büründü yüzü. Kelepçeli elleriyle cebini gösterdi. Hakan gösterdiği cebindeki kâğıdı aldı. Mehmet ayağa kalkıp başıyla veda eder gibi yaptı ve çıktı odadan. Hakan da peşinden ayağa kalktı fakat ne bir şey dedi ne de Mehmet’i durdurmayı aklından geçirdi. Aradığı cevapların kâğıtta olduğunu düşünüyordu ve asıl önemsediği oydu. Mehmet kapıdan çıkarken sağ elindeki izle yanağındaki gözyaşını sildi, dudağını sola hafifçe kaydırıp gülümsedi. Yıkılmak üzere olan bir binaya benziyordu.

Hakan kâğıdı hemen orada ya da arabada okumak istemedi. Ofisine gitti. Orada her zaman kendini daha iyi hissederdi. Kahvesini aldı, masa lambasını yaktı ve karşısındaki kötü el yazısına verdi tüm dikkatini.

“Hiç konuşmaktan vazgeçtiğin zamanlar oldu mu? Ne kadar dayanabildin; beş dakika, yarım saat, bir saat? Ben on üç yıl önce vazgeçtim konuşmaktan. Yedi yaşımdayken hastanede, ellerim sarılı gözlerimi açtığımda bir daha hiç konuşmak istemediğimi hissettim. Öncesini hatırlamıyorum, merak da etmedim. Şimdiye kadar kimseyi anlamaya çalışmadım, kendimi anlatmayı hiç denemedim. Kimsenin kimseyi anlamadığını gördükçe yedi yaşındaki o elleri sarılı çocuğa teşekkür ettim hep.

Amcam ve yengemin yanındaydım. Nasıl yaşamamı istedilerse öyle yaşadım. Hiç konuşmadım ve ne derlerse inandım. Anne ve babamı hatırlamıyorum ve sanırım hiç özlemedim. Gerçi hatırlamadığın bir şeyi özleyemezsin değil mi? O kalın kitaplarında anlatmışlar mıydı bunu?

On beş yaşındaydım. Amcamlar eski bir tanıdığa gideceğimizi söylediler. Kafa salladım. Güzel bir sokağa gittik. Nesi güzeldi bilmiyorum ama güzel gelmişti bana. Üçer dörder katlı, bahçeli binalar vardı. Tam misafirliğe geldiğimiz binaya girecekken başımı sağa çevirdim. Sanki biri seslenmiş gibi gelmişti. Onu gördüm sonra. Benim yaşımda gibiydi. Sokaktan çıkıyordu. Bana baktı, gülümsedi. Onun da saçları sarıydı. Uzundu saçları, kahverengi gözleri ve mor atkısı vardı. Güneş gibiydi. Gitmesin, sokak karanlığa bürünmesin istedim. Koştum arkasından ama yetişemedim. Sonra amcam seslendi. Geri döndüm çünkü söz dinleyen bir çocuktum ben. Hiç kendini söz dinlemeye mahkûm ettin mi? Ben yedi yaşımda, ellerim sarılıyken ettim.

O gördüğüm ikinci güneşti ve sonra aklımdan hiç çıkmadı. Hep kafamın içinde yaşadı benimle beraber. Atkısı dünyanın en güzel mor atkısıydı ve ondan başkası takmamalıydı. O günden sonra gördüğüm bütün mor atkıları aldım, alamadıklarımı çaldım. Amcamların hiç haberi olmadı ve ben hep iyi bir çocuk olarak kaldım.

Her girdiğim sokakta, onu sokaktan çıkarken görürdüm; bana bakar ve gülümserdi. Boynunda mor atkısı olurdu hep. Yazları neden atkı takardı hiç anlamadım. Beraber büyüdük biz. Ben hep onu arıyordum, bulduğumda o hep gidiyor oluyordu. Birinin hep sırtını görmek ne demek biliyor musun? Ardından koşuyorsun fakat hiç yetişemiyorsun, demek. Ben hiç yetişemedim. Yetişseydim gözlerindeki toprağa ekecektim kendimi. Eğer yetişebilseydim onunla konuşacaktım. Konuşmak istediğim tek kişi oydu. Nereye gittiysem hep kafamdaydı. Hiç dokunamadım ona ama kokusunu hep içime çektim. Atkısını çok sevdim.

O gece, üstgeçitteki o kadın o atkının aynından takmıştı. Çok sinirlendim. Atkıyı almak istedim, vermedi. Zorla almaya çalışırken yola düştü. Ben atmadım. Atmış olamam. Bana sordunuz hep ama cevabını aslında ben de bilmiyorum. Atmış olabilir miyim gerçekten?

Kadın yola düştüğünde onun başındaydı. Bana baktı, gülmedi bu defa. Bana kızmıştır değil mi? Sonra bir daha görmedim onu. Sanırım o son görüşümdü.

Onun bana gülmediği bir dünya düşünemiyorum. Elimdeki izlerin neden olduğunu da hatırlamıyorum, hiç merak etmedim. Ama onun adını merak ettim hep, sen öğren olur mu? Onu bul, o kadının kendisinin düştüğünü söyle. Onu hep aradığımı, bulduğumdaysa hiç yetişemediğimi söyle. Bir de sadece mor atkısı olsun mezarımda. Çiçek sevmem ben…”

Hakan bütün gemileri alabora olmuş bir donanma gibi hissediyordu kendini. Mehmet’e göstermeye fırsat bulamadığı fotoğrafı çıkardı ajandanın arasından. Mehmet’in amcasıyla yengesi bugün anlatmışlardı; fotoğrafta Mehmet’in annesi, babası, Mehmet ve sarı saçlı, kahverengi gözlü küçük bir kız vardı. Kızın boynundaki mor atkı Hakan’ın son gemilerini de dibe gönderdi.

Tüm parçalar yerine oturmuştu. Gösterdiği fotoğraftaki sokak ise Mehmet’in de bahsettiği o sokaktı. Mehmet yedi yaşına kadar orada annesi ve babasıyla yaşamıştı. Mor atkılı küçük kız komşularının kızıydı. On üç yıl önce Mehmet’lerin mutfağında tüp patlamış, Mehmet’in annesi-babası ve küçük kız ölmüştü. Mehmet ise patlama anında mutfakta değildi, patlamadan sonra mutfak yanmaya başlamıştı ve Mehmet küçük kızın yanına koşup atkısını almıştı ellerine. Ellerindeki izler o zamandandı. Alevlerin içinde acıdan bayılmış; elleri sarılı halde, hastanede gözlerini açmıştı.

Hakan telefonun sesiyle irkildi. Allak bullak olmuştu. Karşıdaki seste ruhsuz bir kara haberci havası vardı:

-Mehmet Çetin’in avukatı Hakan Bey’le mi görüşüyorum?

Hakan o an telefonu adamın suratına kapamak istedi fakat yapamadı. Korkarak:

-Buyurun, benim.

-Mehmet Bey’i lavaboda bileği kesilmiş olarak bulduk. Maalesef kurtarılamadı.

Hakan yanağındaki yaşları elinin tersiyle sildi. Hıçkırıklarını tutmaya çalıştıkça titriyordu. Çözmeye çalıştığı düğüm şimdi boynuna dolanmıştı. Olayları kontrol edememiş, Mehmet’in ölü aşkının peşinden gidişine oturduğu masadan şahit olmak zorunda kalmıştı. Önce fotoğraftaki küçük Mehmet’e, sonra mor atkıya baktı. Hiçbir şey diyemedi. Zaten denilecek bir şey de kalmamıştı.



Kübra Taşkıran


kaynak


Mor Atkı | EdebiFikir - "Eylem" bir kız ismi değildir!