Son bir-iki senedir, Arab Baharı'nın da tesiriyle memlekette bir İslamcılık tartışması başlatıldı. Bu tartışmalarda benim dikkatimi çeken noktalardan biri, bu tartışmayı yapanların kahir ekseriyeti, herhangi bir /İslamcılık/ ameliyesinin içinde yer almayanlardı.
Hikmet Akpur yazdı:




Çoğu akademisyen ve gazeteci olan bu insanlar, kendi dünyalarında bir “İslamcılık” tarifi yaparak, kendi konumları ve dünyaya bakış açılarına nazaran “İslamcılık”ın öldüğüne ya da yaşadığına karar veriyorlar. Dolayısı ile bu tartışmaların hasıl edeceği fayda çok sınırlı kalmaya mahkumdur. Her ne kadar Mümtaz’er Türköne, “İslamcılık”ın öldüğü hakkındaki kanaatini, o kesimden kendisine güçlü bir ses, cevab alamamakla delillendirse de, kendisinin muhatab alınıp alınmamasının haklılığının delili olmayacağı aşikardır. Yine de Türköne’nin işaret ettiği hususların nazarı itibara alınmasında ya da en azından ortaya attığı meselelerin, üzerinde düşünülüp, konuşulmaya değer olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türköne’nin fikirlerinin ele alınıp tartışılması başka bir yazı konusu olabilir. Bu tartışmalardaki diğer önemli bir nokta da, “İslamcılık” konusunun AKP parantezine alınarak tartışılmasıdır ki, bu meseleye gerçekte hariçten bakmakla açıklanabilecek bir durumdur. Bu yaklaşımın benzerini bir de içeriden AKP’ye yöneltilen tenkidlerde görmek mümkündür. Söz konusu tenkitte AKP’nin “İslamcılık”ı bitirdiği söylenir. Bana göre bu yaklaşım İslami siyasi bir dilden yoksunluğun, acziyetin ifadesidir. Ortada bir mesuliyet varsa, bu vazifesini iyi yapmayan bizlerin mesuliyetidir. Yoksa zaten AKP fikir olarak İslami bir parti olduğu iddiasında değildir. Bir teşbihde bulunursak, kıyamette şeytanı ve müstekbirleri saptırıcı olarak suçlayanlara, onlar, siz zaten fasıkdınız, cevabını verirler. Tabii bu bir toplumsal çürüme ve sapmada onun çığrını açanların mesuliyetini kaldırmıyor. Demek istediğim, şayet Müslümanlar olarak bizlerin sağlam, ilmi-ahlaki bir yapımız, hareketimiz olsa idi, hiçbir harici güç, Allah dilemedikçe, Müslümanlara zarar veremezdi.
Türkiye’de Müslümanların kullandıkları siyasi dilin ne derece İslami, tabiri diğerle ilmi bir usulden istinbatla, ehil insanlar tarafından tesbit ve tervic edildiğini tartışmamız gerekir.
İslamcılık tabiri Batı’da çıktı. Batılılar bu isimlendirmeyi, Batı’nın askeri, siyasi, fikri ve kültürel işgal ve yayılmacılığına karşı direnen öncü Müslüman önderleri tanımlamak için kullandı. Batı’ya boyun eğmeyen ve eğmemek için mücadele edenleri, kendilerine karşı herhangi bir mücadelesi olmayan, uzlaşan, Batılılardan etkilenmişlerden ve sıradan Müslümanlardan ayırd etmek için kullandı. Sonuçta bir zaman sonra Müslümanlar da, bu sefer müsbet manası ile bu tanımı kullanmaya başladılar. Bu süreçte bir de, Batılıların acentesi ulus-devletlerce bitirilmek istenen İslami hayatı diri tutma ve ulus-devlete direnme mücadelesi vermek de mezkur manaya eklendi.
Osmanlı’nın çöküş zamanlarında, devleti kurtarmak, kervanı düzgün bir şekilde sevk edebilmek için, Müslüman alim ve önderler siyasi meseleleri de yeniden tartışma sahasına getirdiler. Meşrutiyet, cumhuriyet, şura, seçimler, halifenin seçilme şekli, kanun-ı esasi tartışmaları aslında bir yönüyle, Batılıların siyasi-kültürel tesiriyle başlamışsa da yeni duruma uygun bir düzen oluşturma ve eski düzenin yen dünyayı taşımadaki zaaflarının payı daha büyüktür. Ancak bu tartışmalar, hilafetin ilgasıyla mahiyet değiştirdi, hassaten yeni adı Türkiye olan ulus-devlette inkıtaya uğradı. Türkiye’de hilafet, daha sonra bir kitap olarak da yayınlanan fıkıh alimi Adliye Vekili Seyyid Bey’in “Hilafetin Mahiyet-i Şer’iyyesi” başlıklı konuşmasında gerekçelendirilirken, Mısır’da benzer bir tartışmayı Ali Abdurrazık “el-İslam ve Usulul Hukm” kitabıyla başlattı. (Bu kitab Ömer Rıza Doğrul tarafından Osmanlı hattıyla çevrilip yayınlanmışdır.). Ancak Seyyid Bey’in görüşleri Türkiye’de, siyasi baskı ve katliamların da tesiriyle yankı bulamadı. Mısır’da ise, Ezher uleması başta olmak üzere Ali Abdurrazık’a çok sert tenkidler yöneltildi. Mısır’da, hilafetin ilgasından 4 sene sonra, Müslümanların uyanışı ve İslami bir devlet ve toplum için ilk nizami siyasi-ictimai hareket başladı. Bu İslam dünyasında doğan İslami önderlik boşluğuna karşı en ciddi girişimdi. İmam Hasen el-Benna –r.a- ki -bana göre 20. asırdaki en önemli birkaç Müslüman şahsiyetten biridir- başlattığı bu ihya hareketinin semeresini görmeye ömrü vefa etmedi. Ondan sonra da Batının yerli uşak temsilcilerince sürekli baskı, zulüm görmesine rağmen İhvanu’l-Muslimin teşkilatlanması ile yetiştirdiği âlim ve davetçilerle İslam dünyasının her tarafında etkisini gösterdi. Buna rağmen onlar bile, bugün Müslümanların hepsinin benimseyeceği, sarih, üzerinde cehd edilip, vuzuha kavuşturulmuş bir siyasi proje ve dil ortaya koymakta tam başarılıdır denemez.
Buna rağmen Müslüman âlimleri ortak bir akılla, üzerinde uzun müzakereler, mübahaselerde bulunup, Müslümanlara sundukları bir sonuç olmadığı için, bugün hala Müslümanlar, İslami-ilmi siyasi bir dilden yoksunlar denebilir.
İslami siyaset, devlet yönetiminin esasları, devletlerarası ilişkiler üzerine binlerce ferdî çalışma yapılmasına rağmen, bugün hala demokrasi İslam’a uygun mudur, değil midir, bunun itikadi boyutu nedir, mücerred bir yönetim usulü olarak onu almakta bir beis var mıdır, demokrasiye karşı Müslümanların söyleyebilecekleri daha güçlü bir yönetim usulünü biz İslami kaynaklardan istinbat etmekte neden yetersiz kalıyoruz, Müslümanların Batılı kurum ve kavramlardan faydalanması mümkün mü, mümkünse bunun sınırları ve boyutları nedir, İslam’da muayyen bir idare şekli var mıdır, şura demokrasiye mi işaret eder, imamın bu zamanda nasb, intihabı nasıl olacaktır, yöneticinin zulmüne bugün hangi müessese ve yollarla engel olacağız, şura meclisinde bulunacak insanların vasıfları, seçim yöntemleri, ehl-i hal vel akdin günümüzdeki muhtevası ne olacaktır vs. yığınla sualin tartışmaları devam etmekte. Bu suallerin sarih bir cevabını Müslüman âlimler icmaen veya cemai olarak vermek zorundadır. Çünkü zaten ortada ferden yapılmış yığınla çalışma var, ama bu çalışmalara bakarak, fiiliyatta karşı karşıya olduğumuz sorunların cevabı hangisi olduğunun cevabı yoktur doğal olarak. Bu cevaplar için Müslüman âlimlerin ve önderlerin ortak bir akıl oluşturmaları, yani bu meseleyi kurumsallaştırmaları müşkülün çözümünün en önemli adımıdır. Ayrıca siyaset meselesi, üzerinde ihtilaf edilecek bir mesele değildir. Çünkü siyaset, idare tabiatı icabı fiili bir vakıa olup, kesinti kabul etmez, üzerinde en çok nizaa düşülen bir mesele ise de, niza’nın ahlaki-ilmi bir surette halledilememesi, tarihte şahid olduğumuz, birçok faciayı da beraberinde getirir. Eğer kervan yolda düzülür mantığıyla bu işleri ertelersek, kervanın yolunu şaşırma ihtimalini de göze almalıyız demektir. Ya da menzile varılsa da, neyi nasıl yapacağına dair sarahat yokluğundan yönünü bulamamak da kabildir.
**
Türkiye’de cemaatlerin, grupların, fikir adamları ve yazarların kullandıkları siyasi diller itibariyle, bir uçurum olduğunu ve işin garibi, kullanılan dillerin hiçbirinin Şer’an delillendirilmiş, hesabı verilmiş diller olmadığıdır. Bir tarafta artık demokrasi kavramı üzerinden İslami siyaset dilini kurmaya kalkanlar, diğer tarafta tevhid-şirk ıstılahlarını itikadi-kelami alandan kaydırıp, tekfir ve slogan üzerinden sathi bir dili olanlar vardır. Gerçi bu son kesim artık çok çok az ise de, yok da sayılamaz. Bir tarafta hoşgörü kavramıyla, Batıyla iyi ilişkiler kurmak namına Müslümanları rencide etmekten çekinmeyen bir dil kullananlar ve kendi dışında hiçbir grubu, cemaati dikkate almadan gidenler var… Mesela, Suriye’de Esed’in zulüm düzenine karşı savaşan Müslümanları Yezid’e, zalimi de İmam Huseyn’e –ra- benzetmek bedbahtlığında bulunan bir müteşeyyih kişinin İslami siyaset açısından durduğu yerin hükmü nedir? Dünyada İsrail,
ABD, Rusya, Çin, İngiltere vs. bu kadar zalim rejim ve bunları yürüten zalimler varken, sırf kendi metoduna uymuyor diye, bir mücahide “dünyada en nefret ettiğim adam” diyebilen bir kişinin siyaseti ne kadar İslamidir? Ya da dünyadaki hangi devlet çıkarı, bir başka beldedeki binlerce Müslümanın kanın dökülmesine cevaz verebilir, bütün bunlara göz yumduğu ve desteklediği halde mesela, İran hala bir İslami Cumhuriyet olarak nitelendirilebilir mi? Bunun gibi yığınla takınılan siyasi tavır ve bundan kaynaklanan siyasi bir dil var piyasada. Ancak yolunu bulmak isteyen bir Müslüman, bunlara karşı nasıl bir ilmi-ahlaki siyasi tavır takınması gerektiğini görmesi, gerçek ilim ehlinin ona yol gösterme makamına geçmesine bağlıdır.
***
Türkiye’de Müslümanlar arasında yaygın, siyasi dillerine de aksayan, arızalı bakışlardan biri de, siyasi, ictimai, tarihi durum, gelişme ve vakıalardan ilke çıkarma ya da onları merkeze alarak konuşmadır. Oysa İslami olan bütün bir hayatın, vakıanın, tarihin İslami ilkelerden hareketle tefsiridir. Birinci takdirde, Müslümanlar sürekli fikri-ameli zikzaklar çizmek, bir türlü siyasi ittifaklar oluşturamamakta, hatta bölünmekte iken; ikinci takdirde ise, ıslah, ittihad ortaya çıkacaktır. Ancak bu ikincisini başardığımız söylenemez. Vakıadan, tarihi durumdan hareketle duruş belirlemek, onu ilke olarak almak bizi ihtilaftan, inhiraftan ve ihtilalden alıkoyamıyor. Bunun benzeri olarak, bugünün siyasi bakış açısıyla İslam siyasi tarihini yorumlamak da, modernizmden etkilenmiş hastalıklı bakış açılarından biridir. Bir zaman Medine vesikası etrafına oluşturulan ve günümüzde kullanımı ve etkisi hala süren bir dil de, “barış, bir arada yaşamak ve ötekileştirici bir dil kullanmamak” şeklindeki yaklaşımlardır. Oysaki İslami dil en başından itibaren temyize/tefrika dayalı bir dildir. Tevhid-şirk, hak-batıl, adalet-zulüm, mu’min-kafir, sünnet-bid’at… ayrımları temyize, tefrika dayalı bir dildir. Eğer Müslümanlar bu ayırt edici dil olmazsa, kendi dışındaki insanlarla Allah rızasına uygun, Şer’i bir münasebet geliştiremezler. Zira Müslüman bu ayırt edici dil sayesinde muhatabına uygun lisanı kullanır, onu tanır ve onunla en güzel alakayı kurar. Bu dil kaybolduğunda ona “hitab” edebilme imkânı da ortadan kalkar.
***
Son olarak önemine binaen, İslami dilin Müslümanlar için bir varlık-varoluş meselesi olduğunu söylememiz gerekir. Bu meseleyi hakkıyla kavramak, bir yandan İslam Ümmetinin varlığını devam ettirmesinin İslami usul ilimlerinin ihyasının hayatiliğini kavramaya ve diğer yandan bundan kaynaklanan bir toplumsal hareket tasarısının uygulamaya konmasına bağlıdır. İslami dilin zaten kuvvetli olmayan toplumsal zemini, “hoca” nam bazı kişilerin 1434 yıllık İslami usul ilimlerini tezyif ve tahkir edici konuşmalarıyla, asılsız tenkitleri ile Müslümanların mevzunun ehemmiyetini idraklerine zincir vurmakta, zihinlerde meselenin aciliyetini çok ötelere itelemekteler. Mesela, geçenlerde, toplumda etkin olan, çeşitli müesseselere de vaziyet eden bir “hoca”nın üstüne basa basa: “Geleneksel usul ilimleriyle artık bir yere gidilemeyeceğini, bunların devrinin bittiğini” ifade ettiğine şahid oldum. Bu tür boş ve vebal yüklü söylemlerin, bence, Müslüman toplumun zihninde, İslami ilimlerin hakkıyla ihyasını manasız bir işe dönüştürmesi, Müslümanlarn üzerinde icma ettikleri Şer’i esasların bu tür zatların hevai fikirleriyle yer değiştirmesi gibi bidatlere yol açması yönüyle değerlendirilmelidir. Bu da şunu gösteriyor, eğer biz Sünnet-i Seniyyeye göre hareket edecek ilim ve ahlakla mücehhez olmaz isek, yerini bid’atlerin hâkimiyetinin alması kaçınılmazdır.

Dar'ul Hikme