Mekke devri.

İslamiyetin ilk yılları.

Hz.Peygamber, Müslümanlara İslam'ı anlatıyor, onlara yüksek ahlâk ve terbiye ilkelerini öğretiyordu.

O güne kadar böyle bir şeye şahit olmayan Mekkeliler, şaşkınlık içindeydiler.

Öyle ya, Hz.Muhammed aleyhisselam onların her şeyi ile ilgileniyor, hayatlarının her alanını dizayn ediyordu.

Kimse kafasına göre takılmıyor, keyfine göre hareket etmiyordu.

İnanç değişikliği, Müslümanların hayat tarzını da değiştirmişti.

***

Mekkelilere göre, Müslümanlar özgürlüklerini tamamen Peygamberin eline vermişler, inandıkları dine adeta tutsak olmuşlardı.

Çünkü İslam, sosyal hayattan ticarete, eğitimden adalete, aile geçiminden mirasa, kişisel gelişimden insan ilişkilerine, borçlanmadan emanete, sanattan estetiğe, temizlikten ibadete…velhasıl hayatta ne olup bitiyorsa hepsi hakkında düzenlemeler getiriyordu.

Hz.Peygamber de, bunları önce kendisi bizzat hayata geçirip gösteriyor, arkadaşlarını(ashabını) eğiterek onlara da aynı hayatı yaşatmaya çalışıyordu.

Zaten, İslam teslimiyet dini, Müslüman da bu dine teslim olan kişi demek değil miydi?!

Tam teslim olamayanlar da, teslim olmak için samimi gayret gösteriyorlardı.

Hayatta hiçbir şey olmasın ki, onun hakkında İslam'ın bir diyeceği bulunmasın!

Eğer İslamiyet Allah'ın dini ise, elbette böyle olurdu, böyle olmalıydı.

Aksi durum, yetersizlik veya acziyet demekti.

Böyle bir yetersizlik ve acizlik de, dinin sahibi olan kadir-i mutlak Allah için asla söz konusu olamazdı.

Bunu kavrayamayan Mekkeli Müşrikler, Müslümanlarla alay etmeye başladılar.

"Sizin Muhammediniz" dedi içlerinden biri: "Hayatınıza tümden karışıyormuş öyle mi?"

"Evet" dedi ona cevap veren bir sahabe: "aynen öyledir."

"Peki" dedi o Müşrik: "Duyduğumuza göre, Muhammed sizin taharetinize ve tuvaletinize bile karışıyormuş, bu nasıl olur?"

Sahabenin verdiği cevap çok açık ve netti:

"Elhamdülillah, bizim her şeyimize karışan bir Dinimiz, bir Peygamberimiz var. Biz hayatı ve huzuru, temizlik ve sağlığı, her şeyi bunlarla öğrendik. Biz, Allah'tan da, O'nun Rasûlü'nden de memnun ve razıyız!.."

Din denilen şey, işte buydu.

***

İslam inkılabı böyle gerçekleşti.

Allah ve Rasûlü, herhangi bir konuda bir şey söylediği zaman, Müslümanlar için başka bir seçenek yoktu.

Allah ve Rasûlü ne derse, o'ydu!

Bazı insanlar, İslam dininin insan hayatının içinde bu denli yer almasını bir türlü akledemiyor olmalı ki, onu sadece ruh dünyasını tatmin eden bir "moral değer" olarak görüyor ve öyle kabul ediyorlar.

Yine onlar, dini sadece bir vicdan işi olarak ele alıyor, onu Allah ile kul arasında sınırlıyorlar.

Böyle anladıkları için de, hayatın her alanında İslam'ın bir görüşü olduğunu, İslam ahkamının hayatın her alanına müdahil olduğunu düşünemiyorlar!

Bu sebepten olsa gerek ki; bizim bazı güncel olaylarla ilgili olarak yaptığımız yorumlarda, İslam'ı referans almamızı garip karşılayan okuyucularımız çıkıyor!

"Bu konunun din ile ne alakası var" demeye getiriyorlar!

Oysa, hangi konunun din ile alakası yok ki?!...

Hayatın her alanını kuşatan bir Din!

İslam, işte böyle bir din!

İnanırsan böyle!

Ve kendisine inandıktan sonra, teslim olmayı isteyen bir din!

Bu teslimiyet içinde, bu din; insan hayatını en ideal şekilde dizayn etmeyi, onu iyiye, doğruya, güzele iletmeyi garanti ediyor.

Hakkı ve hukuku üstün tutmayı, adalet ve eşitliği sağlamayı, barış ve kardeşliği tesis etmeyi ön görüyor.

Cennet hayatının benzerini, dünyada iken yaşatmayı va'd ediyor.

Böylece bu Din, iki cihanda da mutlu ve huzurlu bir hayatın kapılarını açıp insanı ebedi kurtuluşa çağırıyor.

***

Bu çağrıyı ve böyle bir hayat tarzını "ütopik" görenler olabilir.

Ne var ki, bu bir vakıadır.

Yani, hayatın yaşanmış ve yaşanabilir somut bir gerçeğidir.

Ve üstelik bu çağrı, Allah'ın son Kelamı yüce Kur'an'ın çağrısıdır.

Ama bu çağrıya, sözde değil özde uymak gerekir

Bu çağrıyı gerçekten hayata yansıtanlar, ütopya sanılan şeyi, yaşanan gerçeğe dönüştürebilirler.

Denemek tamamen sizin elinizde!

Değmez mi?

M. Emin Parlaktürk