Hazırlayan: Hüseyin Altınalan

E-mail: haltinalan****
Hac çok farklı bir şey

“İlk defa hacı oluyorsunuz. Mescid-i Haram’da bulunmak, Allah’ın evinde olmak… Mahşeri bir kalabalıkla beraber ibadet etmek nasıl bir duygu, neler hissediyorsunuz?” diye canlı yayında sordu, Kahire Radyosu’nun dini içerikli bir programının sunucusu.

Önce, Umre’de duyduğum heyecanı, “Hacer-ül Esved’in karşısına geçip onu selamlayarak, bir anlamda Allah ile biatleşerek tavafa başlamanın, sınıf-kast, ayrımcılık, bireycilik ve derecelendirme, birini diğerinden üstün tutan hiçbir iz, işaret ve alametin bulunmadığı, ırk, grup, rütbe, makam, efendi-köle, Arap-Türk- Laz-Çerkez-Amerikalı-Ugandalı-Faslı-Tunuslu gibi bir ayrımın olmadığı, çoğunluğunu beyazlar giymiş insanların oluşturduğu kalabalığın akışına dualarla kendini bırakmanın olağanüstü bir şey olduğunu” anlatarak söze başladım. Böylece Allah’ın uydusu olmak gibi bir duyguya kapılmanın hoşluğunu dile getirdim.

Tavaf’ın ardından Allah’ın onu tek başına bir ümmet olarak nitelendirdiği, hiçbir insanın başaramayacağı imtihanı başaran, putların kırıcısı, tevhid dininin sembolü, hanif dininin peygamberi, Allah’ın elçisi, zulme rıza göstermeyen, zalimlere başkaldıran o yüce peygamberin ayaklarını sürdüğü yerde, yani “makamı İbrahim’de” kılınan namazla, “İsmailleri kurban etmeye hazır olmamız gerektiğini” düşündüğümü ifade ettim.

Ardından bir korku, heyecan ve ümit, arayış ve telaşın sembolü Safa ve Merve Tepeleri arasında Hz. Hacer’i taklit edercesine yapılan sa’yın sembolik anlamından söz ettikten sonra sıra, umrede yaşamayıp da Hac’da beni en çok etkileyen şeye geldi: Arafat’ta vakfeye durmak; Allah ile baş başa, birlikte olma duygusu… Müthiş bir heyecan… Bütün vücudumun nabız gibi atışı… Ve şeytan taşlama: “Allah’ım içimdeki şeytanı da öldür” diyerek atılan fındık büyüklüğündeki taşlar…

Bu duygularımdan söz edince sunucunun heyecanla, “Mısır’daki kardeşlerinize ne gibi bir mesaj vermek istersiniz?” şeklindeki sorusuna tereddütsüz bir biçimde, “imkânları varsa hiç vakit kaybetmeden, mahşerin provası olarak nitelendirilen bu ibadeti yapmalarını, burada dünyanın her tarafından gelen insanlarla tanışmalarını ve böylece güçlerini fark etmelerini” tavsiye edebileceğimi söyledim.

“Hac’da dikkatimi başka nelerin çektiğini” sordu.

Küresel güçlerin, ellerindeki her türlü imkâna rağmen bizden niçin korktuklarını şimdi çok daha iyi anladığımı söyledim. Çünkü sadece ibadet duygusuyla, maddi bir beklenti olmaksızın çekilen bu sıkıntıyı, çileyi, meşakkati Batılı bir mantıkla anlamak mümkün değil. Evet, sadece üstündeki kıyafetiyle gelen, geceleri geçirmek için çadırları bulunmayan, hurma ve zemzemle ayakta kalmanın mücadelesini vermeye çalışan Afrika’dan Asya’dan Latin Amerika’dan gelen milyonları anlamıyorlar, bu muazzam heyecan ve özveriyi havsalaları almıyor, gerçekten…

Bir diğer konu ise Mina’da şeytan taşlama alanında alınan önlemler dikkat çekiyordu. İnşaatı devam eden zemin ve birinci katında sembolik olarak şeytan taşlanan alanda izdihamın olmaması için askeri ve güvenlik alanında yapılan çalışmalar herkes tarafından takdir ediliyordu. Yani, alınan önlemler tek kelime ile dört dörtlüktü…

“Neden bugün?”

Amerikan yönetimi, Saddam’ı idam ederek Türkmenbaşı’nın yerine geçecek kişiye, İslam Kerimov’a, Pervez Müşerref’e ve tabii ki Orta Doğu’daki liderlere göz dağı vermek istedi. ABD bu idamla, “Eğer Washington’un emirlerine karşı çıkarsanız, sizin sonunuz da Saddam’ınki gibi olur…” demeye getirdi.

Hac ibadetini yapmak üzere Suudi Arabistan hükümeti tarafından davet edilen dünyanın birçok ülkesinden gelen gazeteci, sanatçı ve akademisyenlerle birlikte “Şeytan taşlama alanının bulunduğu” Mina’dayız.

Sembolik şeytan taşlama ibadetini yapmış, kurbanları kesmiş, birbirimizin bayramlarını kutluyorduk ki“Saddam Hüseyin’in idam edildiği”ni duyduk. Bu haber, çadırımıza ateş gibi düştü. Herkes şok içerisindeydi… “İddialar doğru muydu? Söyledikleri gibi Saddam’ı asmış olabilirler mi?” diye şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı. Haberin doğruluğunu araştırmak üzere, hemen çadır içerisinde yer alan basın odasına akın edildi.

Aradan çok zaman geçmemişti ki, haber sitelerine infaz görüntüler düşmeye başladı. Görüntülere bakan herkes, öncelikle cinayetin yapılış biçimini lanetliyordu. Haberi duyan yan bölümde kalan bayanlar da basın odasına gelip, olanı biteni takip etmeye çalışıyordu. Hiç kimse Saddam’ı savunmuyordu ama bunu yapanlara, işgalci ve işbirlikçilere karşı derin bir öfke duyuyorlardı.

“Tarihte işgalcilerin bir devlet başkanını esir alıp öldürdüğü görülmüş bir şey değildir” dedi, akademisyenlerden biri. Bu bilginin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ancak doğru olmasa da Siyonistlerin bu tutumu beni hiç şaşırtmamıştı. Çünkü onlar, özellikle 11 Eylül’ün ardından tarihte görülmemiş vahşeti, soykırımı, insanlık dışı eylemleri gerçekleştiriyorlar…

O anda odada gazeteci olarak sadece ben vardım. Bütün gözler bana çevrildi.

“ Neden bugün, daha mahkemeleri sürerken niçin aniden idam ettiler?” gibi benzeri art arda soru sordular…

Doğrusu herkes gibi, Saddam’ın bu kadar kısa bir süre içerisinde idam edilişi benim için de bir sürprizdi.

Bir an durakladım.

Taşları yerine oturtmam çok zor olmadı. Çünkü Amerikan yönetimi, istemediği bir gelişme yaşandığında ya da bir mesaj vermek istediğinde insanlık dışı eylemlere imza atmaktan kaçınmazdı. Bu idamla birilerine mesaj vermek istediği açıkça görülüyordu.

Bayram günü olması dolaysıyla elbette Müslümanları aşağılamak istiyordu. Ve elbette Şii-Sünni çatışmasını körüklemek istiyordu. Uzun bir süreden bu yana İngilizlerle birlikte bu iğrenç planlarını zaten uyguluyorlardı. Dünya kamuoyuna sunuluşundan da anlaşılacağı üzere, içinde bulundukları çıkmaz dolayısıyla yıllardır ekmek istedikleri fitne tohumlarının yeşermesi için de bu cinayeti işlemişlerdi.

Ancak bu cinayetin diğer bir boyutu daha vardı.

Orada bulunanlara; “ 11 Eylül saldırılarını bahane eden Amerika’nın Afganistan’a müdahalesinin en önemli nedeninin Türkmen doğalgazının geçiş koridoru üzerinde bulunması dolayısıyla olduğunu” söyleyerek söze başladım.

“Almanya ve Rusya 11 Eylül öncesi bölgede nüfuzunu artırmak için yıllarca planlar yaptılar. Bunun için her türlü girişimde bulundular. Ancak ABD’nin beklenmeyen bu müdahalesi sonrası Almanya ve Rusya’nın bütün planları alt üst oldu. Yıllarca süren yatırımları, ABD’nin müdahalesiyle ortadan kaldırılmıştı. ABD, önce Afganistan’a müdahale etti. Ardından bölge ülkelerine üsler kurdu. Birçok ülkede renkli devrimlere girişti. Fakat tüm çabalarına rağmen işler hiç de istediği gibi olmuyordu. Ukrayna ve Kırgızistan’da başa geçirdikleri yönetimler başarısız oluyor, muhalefet güçleniyordu. Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, “terörle mücadele adı altındaki savaşta” ABD’nin yanında yer aldığını göstermek için ülke topraklarını ABD askerlerine açmıştı. Fakat o da daha sonra çeşitli gerekçelerle ABD’den üslerini boşaltmasını istedi. Ve Amerikan ordusu Özbekistan’dan çekildi.

Afganistan’da da işler planladıkları gibi gitmiyordu. Amerika önderliğindeki NATO güçleri kayıp veriyordu. Halk işgalcilere karşı çıkıyordu. Burada da başarısızlığının faturasını Pakistan’a çıkarıyordu. Gerek ABD yönetimi gerekse Afganistan’daki kukla Devlet Başkanı Hamit Karzai, Pakistan’ı ülkesinin içişlerine müdahale etmekle suçluyordu. ABD, Müşerref’i daha fazla tavize zorluyor” diyerek Orta Asya’daki mevcut durumu ele aldım.

Bunların yanı sıra, Afganistan Savaşı’nın en önemli sebebi sayılan, dünyanın beşinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip ülkenin devlet başkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nın ani ölümünün Saddam’ın sürpriz bir şekilde idam edilmesinde büyük rol oynadığını söyledim.

Evet Amerikan yönetimi, Saddam’ı idam ederek Türkmenbaşı’nın yerine geçecek kişiye, İslam Kerimov’a, Pervez Müşerref’e ve tabii ki Orta Doğu’daki liderlere göz dağı vermek istedi. ABD bu idamla, “Eğer Washington’un emirlerine karşı çıkarsanız, sizin sonunuz da Saddam’ınki gibi olur…” demeye getirdi.

Hiçbiri zafere olan inancını yitirmemiş!

Yaşamlarından korkunç kesitler anlatıyorlardı. Duyduklarım dolayısıyla hüznüm katlanıyordu. Üzüntülü halimi görünce, her şeye rağmen bana moral vermeye çalıştılar. Söz birliği etmişçesine, “Batı, tüyler ürperten cinayetleriyle, sahip olduğu askeri güç ve teknolojiyle hedefine ulaşamayacak.”

Mescid-i Haram bölgesinde otururken, gezerken Asya’dan, Afrika’dan, Avrupa ve Amerika’dan gelen insanlarla diyalog kurmanız için çaba sarf etmenize gerek yok. Çevrenize bakmanız yeterli. Zira göz göze geldiğinizde sevgi dolu bir bakış, kocaman bir tebessümle karşılaşıyorsunuz.

Bu atmosfer dolayısıyla kaldığım süre içerisinde Harem-ü Şerif’te bulunan insanlarla sohbet edip, ülkelerinde ve dünyada yaşananlar konusunda neler düşündüklerini sorma imkanına sahip oldum. Aldığım cevaplar beni ziyadesiyle mutlu etti. Çünkü ayağında doğru dürüst giyecek ayakkabısı ya da terliği olmayan, Hac ibadetini yerine getirebilmek için inanılmaz zorluklara göğüs geren bu insanlar, kendilerine olan inançlarını hiç kaybetmemişler. Yoksul bırakılmaları ve teknolojik imkansızlıkları onların dünyadaki gelişmelere karşı olan hassasiyetlerini hiç azaltmamış.

Hele Afganistanlı hacıların düşünceleri, zafere olan inançları ise görülmeye değer... Ülkeleri işgal altında olmasına, yaşadıkları onca zulme, baskıya ve sömürüye rağmen morallerinden bir şey kaybetmemişler.

Demokrasi ve özgürlük yalanıyla açılan savaşı ve işgalcileri şöyle tanımlıyorlar: “Afganistan’da korkunç bir vahşet yaşanıyor. İşgalciler, çok zalim ve cani ruhlular. Hem psikopat hem de korkaklar. Hayata olan düşkünlüklerinden olsa gerek, her şeyden ürküyorlar. Çevrede hareket eden her şeye tereddütsüz bir biçimde ateş ediyorlar. Onlar için ölenler sivilmiş, kadınmış, erkekmiş, yaşlıymış, gençmiş hiç fark etmiyor. Yerleşim birimlerini gözlerini kırpmadan ağır silahlarla, tanklarla, füzelerle, uçaklarla bombalıyor; camileri, hastaneleri, okullar vuruyorlar. Afganistan’da soykırım yaşanıyor, soykırım. Dünyanın gözü önünde insanlar kitleler halinde bombalanıyor ama hiç kimse kılını kıpırdatmıyor. Ayrıca halk tutsak alınıyor, ev baskınlarıyla aşağılanıyor, korku ve endişeye sevk ediliyor.”

Yaşamlarından korkunç kesitler anlatıyorlardı. Duyduklarım dolayısıyla hüznüm katlanıyordu. Üzüntülü halimi görünce, her şeye rağmen bana moral vermeye çalıştılar. Söz birliği etmişçesine, “Batı, tüyler ürperten cinayetleriyle, sahip olduğu askeri güç ve teknolojiyle hedefine ulaşamayacak. Hesapları tutmayacak.”

Aralarından biri ayağa kalktı. Bir düğün merasimi esnasında Amerikan uçaklarının kalabalığı bombalaması sonucu yakınlarını kaybetmiş. Öfke dolu bir sesle “ABD ve işbirlikçileri, Sovyetlerin yaşadıklarını yaşayacak…” dedi. Gözleri ıslanmıştı…

Afganlı hacılara yaşlarını soruyorum. İnanılır gibi değildi. Hepsi biyolojik yaşlarından birkaç kat daha yaşlı görünüyorlardı.

İbrahim amcanın, ısrarla tercümanlık yapan Ahmet’ten bir şeyi söylemesini istediğini fark ettim.

Ahmet’e,

- İbrahim amca ne diyor? dedim.

Mahcup bir edayla,

- Türk askerinin, işgal güçlerinin içinde ne işi var? diye sormamı istedi.

İç burkan bir çaresizlik içinde şöyle dedim:

- Siyonizm’in savaş makinesi olan NATO’nun üyesi olduğu için.

Bu cevap onların sitemini, kırgınlığını gidermemişti… Hepsi umut dolu…

Harem-i Şerif’te bulunan dünyanın değişik coğrafyalarından Müslümanlarla sohbetimiz sürüyor.

Türklere fiziksel olarak benzerlikleriyle dikkat çeken Suriye ve İranlı hacılara; ABD ve İsrail’in saldırı tehditlerini sorduğumda, “Blöf yapıyorlar, bizlere saldırmaya cesaret edemezler” diyerek tehditleri ciddiye almadıklarını söylediler.

“Ama” diye eklediler, “Varsayalım ki, böyle bir çılgınlığa kalkıştılar. Bunda hiçbir şüphe yok ki, hayatlarının en büyük hatasını yapmış olacaklar. Bu onların intiharı olacak.”

“Batı dünyasının maskesinin düştüğünü, paramparça olduğunu söylüyordu” Lübnanlı ve Filistinliler. Patlamaya hazır volkan gibiydiler adeta. Yaşadıkları vahşet ve zulüm dolayısıyla Batı’ya olan nefretleri doruktaydı: “Hayır, hayır onlar insan değil. Onların vicdanı yok. Batı dünyasının gerçek yüzünü anlamak Filistin’i ve Lübnan’ı görmeniz yeterli. Karşı cenahta yer alanlar Müslümanlar olduğunda, sürekli olarak geveledikleri ilkelerini rafa kaldırmaktan haya etmiyorlar. Tüm insanlığın gözünün içine baka baka…” diyorlar.

Bir diğeri de, “Hani demokratik seçim istiyorlardı?”

Acı acı güldü ve devam etti; “Filistin’de demokratik seçim gerçekleştirildi? Ama sonuç ne oldu? Onların istediklerini seçmeyen Filistin halkı zezalandırıldı. Hamas’ı iktidara taşımaları suç oldu… Zaten duvarlarla cezaevine çevrilmiş olan topraklarımızda hem açlık hem de ölümle cezalandırıldık. Bugünlerde de bizi birbirimize düşürerek kardeşkanı dökmemizi istiyorlar. İşbirlikçileri işbaşına getirmek için büyük çaba sarf ediyorlar…” Lübnanlılar da aynı görüşleri paylaşıyorlardı… Yaşlı bir Lübnanlı güçlükle öne eğildi ve tek kelimeyle, “Çöküşteler evlat… Bunun farkında olmak onları çılgına çeviriyor” dedi.

Hiçbiri zafere olan inancını yitirmemiş!

Yaşamlarından korkunç kesitler anlatıyorlardı. Duyduklarım dolayısıyla hüznüm katlanıyordu. Üzüntülü halimi görünce, her şeye rağmen bana moral vermeye çalıştılar. Söz birliği etmişçesine, “Batı, tüyler ürperten cinayetleriyle, sahip olduğu askeri güç ve teknolojiyle hedefine ulaşamayacak.”

Mescid-i Haram bölgesinde otururken, gezerken Asya’dan, Afrika’dan, Avrupa ve Amerika’dan gelen insanlarla diyalog kurmanız için çaba sarf etmenize gerek yok. Çevrenize bakmanız yeterli. Zira göz göze geldiğinizde sevgi dolu bir bakış, kocaman bir tebessümle karşılaşıyorsunuz.

Bu atmosfer dolayısıyla kaldığım süre içerisinde Harem-ü Şerif’te bulunan insanlarla sohbet edip, ülkelerinde ve dünyada yaşananlar konusunda neler düşündüklerini sorma imkanına sahip oldum. Aldığım cevaplar beni ziyadesiyle mutlu etti. Çünkü ayağında doğru dürüst giyecek ayakkabısı ya da terliği olmayan, Hac ibadetini yerine getirebilmek için inanılmaz zorluklara göğüs geren bu insanlar, kendilerine olan inançlarını hiç kaybetmemişler. Yoksul bırakılmaları ve teknolojik imkansızlıkları onların dünyadaki gelişmelere karşı olan hassasiyetlerini hiç azaltmamış.

Hele Afganistanlı hacıların düşünceleri, zafere olan inançları ise görülmeye değer... Ülkeleri işgal altında olmasına, yaşadıkları onca zulme, baskıya ve sömürüye rağmen morallerinden bir şey kaybetmemişler.

Demokrasi ve özgürlük yalanıyla açılan savaşı ve işgalcileri şöyle tanımlıyorlar: “Afganistan’da korkunç bir vahşet yaşanıyor. İşgalciler, çok zalim ve cani ruhlular. Hem psikopat hem de korkaklar. Hayata olan düşkünlüklerinden olsa gerek, her şeyden ürküyorlar. Çevrede hareket eden her şeye tereddütsüz bir biçimde ateş ediyorlar. Onlar için ölenler sivilmiş, kadınmış, erkekmiş, yaşlıymış, gençmiş hiç fark etmiyor. Yerleşim birimlerini gözlerini kırpmadan ağır silahlarla, tanklarla, füzelerle, uçaklarla bombalıyor; camileri, hastaneleri, okullar vuruyorlar. Afganistan’da soykırım yaşanıyor, soykırım. Dünyanın gözü önünde insanlar kitleler halinde bombalanıyor ama hiç kimse kılını kıpırdatmıyor. Ayrıca halk tutsak alınıyor, ev baskınlarıyla aşağılanıyor, korku ve endişeye sevk ediliyor.”

Yaşamlarından korkunç kesitler anlatıyorlardı. Duyduklarım dolayısıyla hüznüm katlanıyordu. Üzüntülü halimi görünce, her şeye rağmen bana moral vermeye çalıştılar. Söz birliği etmişçesine, “Batı, tüyler ürperten cinayetleriyle, sahip olduğu askeri güç ve teknolojiyle hedefine ulaşamayacak. Hesapları tutmayacak.”

Aralarından biri ayağa kalktı. Bir düğün merasimi esnasında Amerikan uçaklarının kalabalığı bombalaması sonucu yakınlarını kaybetmiş. Öfke dolu bir sesle “ABD ve işbirlikçileri, Sovyetlerin yaşadıklarını yaşayacak…” dedi. Gözleri ıslanmıştı…

Afganlı hacılara yaşlarını soruyorum. İnanılır gibi değildi. Hepsi biyolojik yaşlarından birkaç kat daha yaşlı görünüyorlardı.

İbrahim amcanın, ısrarla tercümanlık yapan Ahmet’ten bir şeyi söylemesini istediğini fark ettim.

Ahmet’e,

- İbrahim amca ne diyor? dedim.

Mahcup bir edayla,

- Türk askerinin, işgal güçlerinin içinde ne işi var? diye sormamı istedi.

İç burkan bir çaresizlik içinde şöyle dedim:

- Siyonizm’in savaş makinesi olan NATO’nun üyesi olduğu için.

Bu cevap onların sitemini, kırgınlığını gidermemişti…


Hepsi umut doluydu…

Afrikalılar ise öfke doluydular… “Başta BM olmak üzere birçok uluslararası kuruluşa üye olan Somali’ye bir başka ülke saldırdığı halde Birleşmiş Milletler’in sesi çıkmıyor. ABD istediğinde esip gürleyen BM, Etiyopya’nın işgalini niçin görmezden geliyor?”

Yüzyıllardır yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürülen Afrikalıların öfkesi sadece “yalancılar güruhu” olarak nitelendirdikleri küresel güçlere değildi. İşbirlikçilerden de nefret ediyorlar. Konuştuğumuzda, tepkilerini “Bizleri hep küçük hesaplar peşinde koşan işbirlikçilerle vuruyorlar. Katliamları onlarla yapıyorlar. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi onlar sayesinde sömürüyor, bizleri açlık ve sefalete sürüklüyorlar” şeklinde dile getirdiler…

Burada dikkat çeken bir diğer önemli noktaysa; yaşadıkları her türlü olumsuzluğa rağmen hemen hemen her Afrikalı, zulme dayalı olan “Amerikan İmparatorluğu”nun çok yakında çökeceğini, aslında emperyalistlerin müdahale ettiği, savaş açtığı hiçbir yerde savaşı kazanamadığını, aksine ağır kayıplar verdiğine” dikkat çekiyor, “Bizler, İslam’a inanan insanlar olarak, biraz gayret gösterirsek Allah’ın yardımıyla zalimleri hüsrana uğratırız’ diyordu.

Görünen o ki, küresel güçler demokrasi, özgürleştirme ya da medenileştirme adı altında ne kadar propaganda yaparsa yapsın dünya halklarının zihninde oluşan “zalim, katil, cani, vahşi” imajını değiştiremeyecekler. Ayrıca, her şeye muktedir oldukları, karşılarında durulamayacağı şeklindeki propagandalarına hiç kimse inanmıyor.

Maskeleri paramparça olmuş durumda…

Not: İslam'ın 5 şartından biri olan Hac farizasını yerine getirmemiz için bizi davet eden Suudi Arabistan Kültür ve Enformasyon Bakanlığı'na, Suudi Arabistan'ın Ankara Büyükelçisi Dr. Muhammed R.A. Al Hussaini'ye ve elçilik diplomatlarından Muhammed Ebu Şarha'ya teşekkürü bir borç biliyoruz...

Göze çarpanlar...

* Zengin ve fakir yan yana. Kutsal topraklarda hiç kimse statü farkını umursamıyor…

* Türk hacılar arasında son yıllarda gençler bulunsa da genellikle yaşlılardan oluşuyor.

* Başta Malezya olmak üzere bazı ülkeler genç haccını teşvik ediyor. Malezya hükümeti, bu doğrultuda 'hac fonu' oluşturmuş.

* Tüm karmaşaya, hınca hınç dolu servis araçlarına rağmen Türk hacılar, verilen hizmetten memnun görünüyor, özellikle de yemek verilmesinden…

* Çok sayıda ülkeden gelen hacılarla görüştüm. Edindiğim izlenime göre en pahalı hac yapan ülkenin hacıları Türkiye’den…

* Sadece ihram, cellabiye ve battaniye ile hacca gelen insanların sayısı hiç de azımsanmayacak oranda…

* Karmaşanın muhteşem düzeni var orada… Kontrol de yok asker de… Bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar asker, değil milyonları kontrol eden…

* Milyonlar bir arada aynı anda aynı yerde olmasına rağmen basit tartışmaların ötesinde bir kavgaya tanık olmuyorsunuz, orada…

* Gerçekten meşakkatli bir ibadet…

* Türk ve İranlı hacılar tavafta ve sa'yda elele tutuşarak topluca ibadet ediyorlar…

* Teknoloji, kutsal mekânlara da sızmış durumda…

* İranlı hacıların farklı görüntülerinde gözle görülür azalma var.

- BİTTİ -