Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 2 Toplam 6 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 53 Sayfa bulundu

Konu: senai demirci'nin kaleminden...

  1. #11
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    “En büyük yetimlik Allah’tan kopuk yaşamak,

    O’nu bilmeden yaşamaktır.

    Şu kainata “Allah yokmuş” gibi baktığımızda

    Bütün varlıklar yetim kalır, her şey yabancılaşır..”


    ***********

    Senai Demirci

  2. #12
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    Kalbimi boş sevdalardan kollayan Sensin
    Tohumun kalbine ağaçlar yazan Sensin
    Aklımı hiçlik korkularından koruyan Sensin
    Benlik dağlarımın taşlarını celalinle yumuşat Ey Celil!


    Senai Demirci/ Söz Yangını

  3. #13
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    “Benden sonra asın!”

    Oğlundan söz ediyor bir baba.

    “Önce beni asın, oğlumu sonra…”

    Babanın adı: Seyyid Rıza.

    Devrim kanunlarına hemen ve harfiyen itaat etmedikleri için havadan bombalanarak imha edilen, sığındıkları mağaralarda fareler gibi zehirlenerek yok edilen kadın-erkek, çocuk-yaşlı 50 bin Dersimli arasından adını en iyi bildiğimizdir Seyyid Rıza.

    Dersim İsyanının elebaşıdır devletin gözünde.

    Meseleyi “kökünden çözmek üzere” başlatılan Dersim Harekâtı’nda Seyyid Rıza’nın evi de havadan bombalanır. Diğer kadınlar gibi direnen eşi Besi’yi ‘dağ dilberi’ veya ‘dişi kaplan’ diye magazinleştirir devrin Türk basını. (“Cumhuriyet”, 26 Eylül 1937).

    “Elli kiloluk bombanın ne şeysi olur ki!” diyen meşhur ilk Türk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in bombaladığı evden “garip eşyalar” çıktığına dair haberler de yapılır. Bu da ayrı bir itibar bombalamasıdır. Güya evde haçlar, Hz. İsa’nın parmağı ve Ermenice dinî kitaplar bulunmuştur.

    Seyyid Rıza’nın evinde Gökçen’in bombasından nasiplenen “şeyler”den bazıları şunlardır aslında:

    Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, En’am-ı Şerif, Muhammediye, Siyer-i Nebi, Yıldızname, Bektaşiliğe ait bir şiir kitabı…

    Seyyid Rıza hükümet yetkilileri tarafından anlaşmak üzere Erzincan’a çağrılır.

    Ancak 11 Eylül 1937′de Fırat Köprüsü üzerinde aynı hükümet yetkililerince tutuklanır.

    Hizaya getirmek için Şeyh’e zorla fötr şapka ve ceket giydirilir ve böylece fotoğraflanır.

    Seyyid Rıza, oğlu ve kardeşi, sadece 14 gün süren yargılamadan sonra idama mahkum edilir.

    İnfaz günü gelir. Seyyid Rıza ve oğlunun asılacağı kesindir ama önce kim? Baba mı oğul mu?

    Bütün vicdanlar bilir ki, babalar oğullarının ölümlerini görmektense ölmeyi tercih ederler.

    Son bir insaf ricası gelir saçı sakalı ağarmış Seyyid Rıza’dan.

    Razı olduğumuz o ölüm sırasını ister yetkililerden.

    Öldürüleceğine değil, oğlunun gözleri önünde öldürülmesine yanar baba yüreği.

    O gün, Seyyid Rıza’yı meydana çıkardılar.

    Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Seyyid Rıza meydan insanla doluymuşçasına, Zazaca sessizliğe ve boşluğa haykırdı:

    “Evladı Kerbelayme, Bé gunayime, Ayvo Zulumo, Cinayeto.”

    (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir)

    İhtiyardı. Hastaydı. Ancak son yürüyüşüne ayırdı bütün enerjisini. Başı dik, kararlı adımlarla, idam sehpasına doğru rap-rap yürüdü.

    Boynuna ip geçirmek için bekleyen celladı kenara itti. İpi boynuna kendisi geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazı yaptı.

    Şeyh Seyyid Rıza’nın oğlu göremedi babasının bu asil yürüyüşünü. Bir babanın son insaf çağrısına kulak vermemişti yetkililer.

    Sırf eziyet olsun diye oğlunun idamını babasına seyrettirmişlerdi.

    Ne garip ki, bir babanın son andaki son insaf çığlığına kulak asmayan muktedirlerin boynuna takılan zamanın ipi çoktan çekildi. Hepsi toprak altında şimdi.



    Senai Demirci

  4. #14
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    Çocuğa verilen ismin bir kıblesi olmalı,

    ya bir Peygamber’i gösteriyor olmalı

    ya da Peygamber izinden yürüyen birinin hatırasını taşımalı.


    Senai Demirci

  5. #15
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    Dua etmek, kırık kalbini avuçlarına koymandır; diline süslü sözler doldurmak değil…


    ~Senai Demirci ~

  6. #16
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    Ölen hep başkalarıydı…

    "Yarın adının ne olacağını bilemezsin."

    Hz. Muhammed Sallallahü aleyhi ve sellem

  7. #17
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    ‘Kaldır ellerini ve bir gün nasılsa huzurunda hareketsiz kalacak bu bedeni,

    Bütün hücreleriyle O’na teslim et..



    Senai Demirci

  8. #18
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 27.09.12
    Mesajlar: 2.760
    Teşekkür ve Beğeni

    önce tutuldum..
    yazamadım bişey hicranım.. yüreğine sağlık.........

  9. #19
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 27.09.12
    Mesajlar: 2.760
    Teşekkür ve Beğeni

    Alıntı hicranfarukyavuz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kimi, niye bağışlayacağını Allah bilir. Ancak, kendimizi bağışlanmaz bilmek de haddimize düşmüş değil.
    SIK SIK şu tür mektuplar alırım. “Ben bittim, mahvoldum. Bir günaha bulaştım.” Başkasından gelmesine de gerek yok aslında. İçimin içinden de gelir o mektup: “Hiç ummazdım kendimden. Oysa beni herkes güzel bir insan sanıyor. Ah, ben nasıl ettim!” Sonra sözler daha bir kanlanır. Ha kendi yüreğimden gelmiş, ha adını bile bilmediğim bir kardeşimden. O kadar tanıdık ve o kadar ortaktır ki: “Rabbimin yüzüne nasıl bakacağım bundan böyle. Yüzüm yok namaz kılmaya, oruç tutmaya… Beni Allah affeder mi ki…”

    Hiçbirimize yabancı değil ki bu cümleler. İçimizin yangını. Pişmanlık nehrimizin yatağı. Sanırız ki hep günahsız kalacağız. Umarız ki hiç hatasız tamam eyleyeceğiz ömrü. Böyle olursa Rabbimize karşı bir iddiamız olacaktır: “Bak, ben günahsızım işte…” “Hiç hata etmedim ki…” Bu iddianın içinde Allah’a muhtaç olmama arayışı saklıdır. O’nun affına, merhametine ihtiyaç duymama tavrı.

    Çok sık düştüğümüz hatadır: Sınanmadığımız günahlar konusunda kendimize güveniriz. “Ben kim, öyle işler kim!” “Ben o günahı işleyecek adam mıyım, hıh!”lar eksik olmaz içimizden. O kadar çok eminizdir ki düşmeyeceğimizden; düşenleri kınarız. Alay ederiz. Aşağılarız, dışlarız. Boş durmaz, derhal ona buna gammazlarız. Ayıplarız. Ama farkında değilizdir ki, başkasını ayıplamanın ardında şu varsayım saklıdır: “Ben o hataya düşmem!” Gıybetini ettiğimiz her kişi için şu cümleyi söyleriz zımnen: “Ben ondan üstünüm!”

    Kendimizi günah işlemeyecek biri görmemiz, başlı başına bir günahtır oysa.

    Günah işlediğimizde bağışlanmayı bekleyen bir aciz oluveririz. Kolumuz kanadımız kırılır. Çareyi Allah’tan bekleriz. Bizde bir şey yoktur. Bağışlanacak mıyız, bağışlanmayacak mıyız? Nefsimiz Rabbimizin merhametine rehindir artık.

    Affedilecek miyiz gerçekten? Affedildiğimiz haberini kimden alacağız? Benden mi? Şeyhimizden mi? Abimizden ablamızdan mı? Elbette ki kimse kimsenin günah çıkartıcısı olamaz. Hiçbir kul için böyle bir makam yok.

    Kimi, niye bağışlayacağını Allah bilir. Ancak, kendimizi bağışlanmaz bilmek de haddimize düşmüş değil. Allah affetmez demek, Allah’ın rahmetine sınır getirmek demeye gelir. Nasıl başkalarını O’na affettirme yetkimiz yoksa O’nu bizi affedemez saymak da, kendimizi O’nun tarafından affedilmez bilmek de haddimiz değil.

    İnsanın kendine günahı yakıştıramaması, kibrinden kaynaklanır. Elbette ki ben de sen de onlar da hataya düşebiliriz. Rabbimiz bizden hatasızlık bekliyor değil. Asıl beklediği, hatamızı hata bilmek, hata edebilir olduğumuzu kabullenmektir. Böylesi daha bir “kulca”dır.

    Kim bilir o ummadığın günaha kaymasaydın, nasıl da gururlanacaktın. “Ben öyle şeyler yapmam!” edası bir büyük günah olarak yutacaktı seni.

    Peki, şimdi o büyük günah sonrası haline bir bak: Duadasın. Yakarıştasın. Gözün yaşlı. Mahcupsun. “Rabbim beni affeder mi ki?” diyorsun. İşte bu kulluk halidir. Rabbinin hoşlandığı haldir. Sınanmışsın o konuda ve daha bir kula yakışır şeyler söylüyorsun.

    “Ben bu günahı yapacak adam mıydım?” sorgusu bile gurur içeriyor, farkında mısın? Demek ki yapabilirmişsin. Demek ki acizmişsin. Demek ki kendine güvenmek yerine Rabbine sığınmalıymışsın.

    Demek ki sınanmadığın günahtan sınanıncaya kadar kendini o günahtan uzak bilmemeliymişsin. İşte bunlardır kulluk dersi. Gerçek şu ki, her birimizin dikişlerinin zayıfı bir yeri vardır. Hiç ummadığımız bir yerimizde açık yaramız vardır. Zorlanıncaya kadar dikişimizi sağlam sanırız, yaramızı kapanmış biliriz. Ama ne zaman ki bir rüzgâr eser, kırılır belimiz. Ne zaman ki bir yokuşa denk geliriz, patlar dikişlerimiz.

    Kış görmeyen ağaçların baharda dik duruşu sınanmamış bir duruştur. Güze erişmemiş dalların yapraklı oluşu “şimdilik”tir. Şimdilik.

    Senin sağlam duruşunun kırılma yeri düştüğün o günah işte… İşte şimdi aldın boyunun ölçüsünü. Kimmişsin şimdi öğrendin. Bundan böyle o yaranın acısıyla daha çok merhem olacaksın kendine ve kardeşlerine…

    Biliyorsun: “Olanda hayır vardır.” Mademki oldu günahın; günahının oluşunda “hayır” ara… Günahın en kârlısı tövbe ve istiğfar üretenidir. Günahından ümitsizlik çıkarırsan, yeni günahlar için yol açılır ki, işte o zaman başlar zararın. Asıl “günahkâr” günahını derin bir pişmanlığa dönüştürüp kula yakışır mahcubiyet ve mahviyet çıkarandır. Günah, kâr olur o zaman.

    Öyleyse kaldır başını ve Rabbinin mağfiretiyle yürümeye başla.

    Seni bağışlayacak olan ben değilim elbette… Allah’ın bağışlayıp bağışlamayacağının haberini de ben veremem biliyorsun. Bildiğim şu: Bir günahın ardından gelen mahcubiyet bir sevabın ardından gelen gururdan hayırlıdır… Bu mahcubiyet, işte bu mahcubiyettir seni kul eyleyen.

    Günaha düştüğün için ve günahından o eşsiz mahcubiyeti ve gözyaşını çıkardığın için, sen Rabbinin daha onurlu ve şerefli bir kulusun.


    Senai Demirci
    ağlattı beni bu yazı hicran.. sen biliyorsun....
    en çok yapmam dediğim yerde düştüm hataya.... ben ve o hata benim hicretimmmmmmmmm

  10. #20
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 30.12.09
    Yer: giresun,mersin,ankara
    Mesajlar: 2.177
    Teşekkür ve Beğeni

    Aşk mıdır ki, Hatice?yi dağlara Muhammed diye düşüren.

    Aşk mıdır ki, ?Hatice (ra) kadınlarının en iyisidir?, dedirten.

    Aşk mıdır ki, Hatice?nin dostlarını hatırına unutturmayan.

    Aşk mıdır ki, Hatice?nin Hale?sinin sesine Aman Allah?ım dedirten.


    -alıntı-

Sayfa 2 Toplam 6 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. 339.Hatim (Muharrem Ayı-1440)
    Konu Sahibi mavci Forum Kuran-ı Kerim
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj: 07-11-2018, 15:01
  2. Nazardan Korunmanın Yolları[E-Kitap]
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum Muhtelif eserler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 27-10-2011, 14:28
  3. Kabir Belgeseli
    Konu Sahibi _SeNaToR_ Forum Dini sohbet
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 17-02-2010, 16:08

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •