PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ÖTE ALEMLERDE YARATILIŞIN BAŞLAMASI BEYAN OLUNUR



kadiri43
30-11-2006, 11:14
Allah (CC) sana sevdiği ve hoşlandığı işlerde başarı ihsan eylesin.



Söylediklerimi belle ve anla…




Allah-ü Teala (CC), cemâlinin nurundan ilk önce Hz. Muhammed’in (SAV) nurunu yarattı. Bu, bir hadis-i kudsi’de şöyle bildirilmiştir: “Muhammed’i (SAV) yüzümün nurundan halk ettim.”




Bu durumu, Peygamber (SAV) Efendimiz de şöyle beyan etmektedir: “Allah (CC), önce ruhumu yarattı… Allah (CC), önce nurumu yarattı… Allah (CC), önce Kalem’i yarattı… Allah (CC), önce Aklı yarattı…”




Bunların hepsinden tek şey murad edilmektedir: Hakikat-i Muhammediye, yani Hz. Muhammed’in (SAV) gerçeği. Durum böyle olunca, ona birtakım adlar takıldı.


Nur (ışık) dendi. Çünkü o, celâl sıfatı altında saklı karanlıklardan saftır. Bunu Hak Teala (CC) haber verdi:




“Allah (CC) tarafından size Nur, her şeyi açık anlatan kitap geldi.”[1]




Akıl dendi. Çünkü her şeyi idrak ederdi.




Kalem dendi. Çünkü ilim onunla yayıldı.




Ruh-u Muhammedî, olanların özü, kainatın öncesi ve aslıdır. Bunu Peygamber (SAV) Efendimiz şöyle anlatır:




“Ben Allah’tanım (CC), müminler de bendendir.”




Allah-ü Teala (CC), lahût aleminde ve hakiki ahsen-i takvim’de; bütün ruhları O’nun (SAV) ruhundan yarattı.




O; (SAV) yukarıda bahsi edilen alemde, bütün insanlığın adıdır. O (SAV), vatan-ı aslidir.




Bu yaratılıştan dört bin yıl sonra, Hazret-i Muhammed’in (SAV) göz nurundan arşı yarattı. Kainatın kalan kısmını da arştan yarattı. Ondan da kainatı…




Sonra, yaratılan ruhları, kainatın en aşağı derekesine indirdi. Yani bu cesetler alemine demek istiyorum.




“Sonra, onu aşağıların en aşağısına gönderdik…”[2]




Yani, o nuru; ilk önce Lahût âleminden ceberut alemine gönderdi. O nurdan olan ruhlara, iki harem arasında ceberût nurundan kisveler giydirdi. Buna Sultani ruh, tabir edilir.




Sonra bu kisve ile melekût alemine saldı… Orada da melekût nurundan kisve giydirdi; buna da ruhani ruh, tabir edilir…




Sonra mülk alemine gönderdi. Mülk kisvesine bürüdü; buna da cismani ruh, tabir edilir.




Sonra, bundan cesetleri halk etti. Bu değişik halleri şu Ayet-i Kerime haber verir:



“Sizi ondan yarattık, ona iade edeceğiz, ikinci bir sefer yine ondan çıkaracağız.”[3]




Bu hallerden sonra; Allah-ü Teala (CC) o ruhlara, bu cisme girmeleri için emir verdi; onlar da Allah’ın (CC) emriyle girdiler. Bunu da şu Ayet-i Kerime haber vermektedir.




“Ona ruhumdan üfledim”[4]




Zaman oldu; o ruhlar bu cesetle ilgisini artırdı. Bu yüzden, ahdi unuttular. Halbuki, Allah-ü Teala (CC) onları yarattı:




“Sizin Rabbınız değil miyim?” buyurdu. Onlar da:




“Evet…” cevabını verdiler…




İşte bu sözü unuttular. Asli vatana dönemediler.




Fakat… Rahmân (CC), yani varlığın yardım kaynağı, onlara acıdı. Bu sebeple semavi kitaplar saldı. Bunlarla asli vatanı hatırlatmak istedi. Bu manaya da şu Ayet-i Kerime işaret eder:




“Onlara Allah’ın (CC) günlerini hatırlat.”[5]




Yani: Ruhlara geçen, o visal günlerini hatırlat.




Bu aleme pek çok enbiya geldi ve devresini tamamladı göçüp gitti. Hepsinin gayesi bu durumu anlatmak ve halkı ayıktırmaktı. Fakat onu anan, ona yönelen, o aleme iştiyak duyan ve o aleme vasıl olan zamanla azaldı.




Nübüvvet; Büyük Muhammedî Ruh’a varıncaya kadar devam etti… O (SAV) risaletin sonuncusu idi.




Allah-ü Teala (CC) basiretlerini açmak için O’nu (SAV) bu gafil insanlara gönderdi. Gaye, onları gaflet uykusundan uyarmak; visaline, ezeli cemaline ermeye… yani Allah’ın (CC) zatına davet idi.




Peygamber (SAV) Efendimizin yolunu tayin için bildirilen şu Ayet-i Kerime bu duruma işaret eder:




“Söyle, yolum şu: basiret üzerinedir. Ben ve bana uyanları; aynı yola davet ederiz.”[6]




Peygamber (SAV) Efendimizin de şu Hadis-i Şerifi, aynı şekilde bize asıl gayeyi anlatır:




“Ashabım (RA) gökteki yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız, doğruyu bulursunuz…”




Basiret, ruh gözesinden gelir. Evliya için Fuad makamından açılır. Elde ediliş tarzına gelince, zahiri bilgi ile olmaz. Ötelerden, batından coşup gelen ilim lazım… Şu, Ayet-i Kerime bizi işin özüne iletir:




“Ona canibimizden -ötelerden- ilim vermiştik.”[7]




İnsana gereken, basiret sahiplerini bularak, telkin yolu ile onlardan birşeyler almaktır… O telkini yapan zat, velî, mürşid ve lahut aleminden haber veren olmalı…




Kardeşler!… Ayılınız. Tövbe yolu ile Rabbınızdan (CC) marifet talebinde bulununuz. Bunun için koşunuz.




Bunu Allah-ü Teala (CC) şu Ayet-i Kerime ile haber verir:




“Rabbinizden (CC) gelen bağış için; keza, arzı yer gök arası kadar olan cennet için de konuşunuz… Ki o, ittika sahiplerine hazırlandı…”[8]




Yola giriniz. Şu ruhani kafilelerle Rabbınıza (CC) dönünüz. Yakında yol kesilecek… O aleme gidiş için arkadaş bulunmayacak… Biz, bu harap dünyaya, oturmaya gelmedik. Yemek, içmek ve ahbes nefsin ihtiyaçlarını tatmin için de gönderilmedik…




Peygamberimiz (SAV) sizi gözetmekte ve halinize bakıp üzülmektedir… Ki bunu şu Hadis-i Şerif bize anlatıyor:




“Üzüntüm, ahir zamanda gelecek ümmetim içindir.”




Bize gelen iki şekil üzeredir; zahir, batın… Yani, şeriat yolu ve marifet…




Allah-ü Teal (CC) şeriatla dış alemimizin düzenini, marifetle de iç alemimizin düzenini emreder. Her ikisinin birleşmesinden ise, hakikat peyda olur. Bu sözümüze, ağaçla yaprağı misal getirebiliriz; bundan sonra, meyve hasıl olur. Şu Ayet-i Kerime, anlatmak istediğimiz manaya işaret eder:




“İki deniz yürür, karşılaşır; hatta mahcuplara göre birleşir, fakat aralarında berzah -insan-ı kamil- vardır, şaşmazlar.”[9]




Her iki mana birden alınmalı. Aksi halde, yani yalnız zahiri bilgi ile hakikat elde edilemez. Esas gayeye varılamaz. İbadet tam olması için, biri değil; ikisi lazımdır. Yani, şeriat ve marifet…




Allah-ü Teala (CC) bu manayı şu Ayet-i Kerime ile işaret eder:




“Cin ve insi, bana ibadet etmeleri için yarattım.”[10]




Yani, Zatıma karşı irfan sahibi olalar diye. Her kim, ona karşı irfan duygusuna sahip olmaz nice ibadet edebilir?




Marifet, nefsin kara perdesini kalb aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman cemal-i ilahi’nin gizli hazinesi gözükmeye başlar. Ki bu, kalb sırrının özünde gözükür.




Allah-ü Teala (CC)bir kudsî hadiste şöyle buyurur:




“Gizli bir hazine idim. Zatıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı, bunun için yarattım.”




Bundan anlaşılıyor ki, Allah-ü Teala (CC) insanı marifet için yarattı.




Marifet; yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır; biri Allah’ın (CC) zatına; öbürü de sıfatına karşı irfan duygusuna sahip olmak…




Allah-ü Teala’nın (CC) sıfatına karşı arif olmakta dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama O’nun (CC) zatına karşı irfan duygusunda, öbür alemde mukaddes ruhun alacağı haz vardır. Bir Ayet-i Kerimede şöyle buyuruldu:




“Biz onu kudsî ruhla teyid ettik.”[11]




Allah-ü Teala’nın (CC) zatına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kudsî ruhla kuvvet bulmuşlardır.




Anlatılan bu iki marifet; ancak iki yönlü ilimle meydana gelir; zahiri ilim, bir de batini ilim Anlattığımız işlerin husulü bu iki ilme bağlıdır.




Peygamber (SAV) Efendimiz bu iki ilmi anlatırken, şöyle buyurdu:




“İlim, ikiye ayrılır. Biri dilde olur ki, bu Allah’ın (CC) kulları üzerindeki hüccetidir. Biri de kalbde olan ilim var ki; gayelerin husulü için, faydalı olan da budur.”




İnsan, önce şer’i bilgilere muhtaçtır. Bu ilimle; sıfatlar aleminde Hakk Teala’nın (CC) zatına ait bilgiler tahsil edilir. Bundan sonradır ki, batın ilmine sıra gelir. Bu ilimle de marifet aleminde Hakk’a (CC) irfanın tam kendisi elde edilir.




Buna erebilmek için, dinin emirlerine uymayan işleri bırakmak gerekir. Hatta, tarikat adabına uymayan hataları da bırakmak icab eder. Bu anlatılan halin husulü için de, nefse ve ruha ağır ve güçlü gelen vazifeleri yaptırmalı. Bunlar yapılırken yalnız Hakk’ın (CC) rızası gözetilmeli. Görsünler veya işitsinler için iş yapılmamalı. Allah-ü Teala (CC) anlattığımız hale şu Ayet-i Kerime ile işaret eder:





“Her kim, yaradanına kavuşmayı diliyorsa yarar iş görsün; yaradanına yaptığı ibadete, kimseyi ortak etmesin.”[12]




Marifet alemi, şeklinde tabir edilen alem; Lahût alemidir. Orası ise, asli vatandır; ki, yukarıda anlatılan kudsî ruhun yaratıldığı alemdir. Hakiki insanlık oradadır, ki o hakikat, kalbin özüne emanet olarak kondu. Onun varlığı tevbe ve telkinle meydana çıkar. Ve; La İlahe İllallah kelime-i tevhidine devamla kendini açığa vurur.




Kelime-i tevhide önce dille devam edilir. Kalb hayatı bulununca da, kalb ile söylenir.




Tasavvuf ehli; kudsî mana hallerine, Tıfl -çocuk- adını taktılar.




Ona Tıfl denmesi, bazı sebeplerden ileri gelmiştir.




Şöyle ki:




1) O hal kalbden doğar ve orada terbiye görür, büyür. Nasıl ki, anne de yavruyu doğurur, besler, büyütür ve buluğ çağına erdirir.


2) İlim tahsili, çok kere yavrulara hastır. Marifet ilmi ise, o kalbin yavrusuna talim edilir.




3) Çocuk, zahirdeki günah kirlerinden temizdir. O kalbin yavrusu ise; şirk, gaflet ve cismani hatalardan paktır.




4) Bahsedilen temiz suret, çocuklarda daha çok görülür. Bundandır ki, çok kere mana alemlerine dair temiz hal, melaike suretinde görülür.




5) Yapılan amellerden sonra, cennete girilir, sonra onları Allah-ü Teala (CC) Tıfllarla, yani yavrularla mükafata erdireceğini anlatır.




İşte, bu manaya işaret eden iki rima: Ayet-i Kerime:




“Onların çevresinde daima, yavrular döner.”[13]




“Onlar için hazır bekleyen gılmanlar, hazinelerde saklı inciler gibidir.”[14]




6) Tıfl -çocuk- isminin ona takılm asındaki bir başka sebep ise; letafet ve nezafet halidir.




7) Sonra, ona verilen bu isim mecaz yolu iledir. Çünkü o, bedenle ilgilidir. Beşer suretine bürünmüştür. Çünkü onunla alakası vardır. Sonra, onun melaneti de bu ismi almasına sebep olmuştur. Sonra o, beşerin rengini de değiştirmiştir. Onun bidayetine nazar edilirse, bu hal daha iyi sezilir. Çünkü o, hakiki insandır. Çünkü Hak Teala’ya (CC) nisbeti vardır.




O insanlığın hakiki yönü; öyle birşeydir ki, ona göre, ne cisim, ne de cismani olmak var…




Onun varlığı; Hakk’ın (CC) zatına karşı bir mahrem teşkil etmez. Bunu Peygamber (SAV) Efendimizin şu Hadis-i Şerifi anlatır:




“Allah (CC) ile öyle bir zamanım olur ki; o anda, ne -Melek’ül mukarreb- Hakk’a (CC)yakın Melek, ne de -Nebi Mürsel- bir Peygamber (SAV) girebilir.”




Hadis-i Şerifte bahsi geçen mürsel peygamber, Efendimizin (SAV) beşeri yönüdür. Yakın melek -Mukarreb melek- ise, ceberût nurundan yaratılan Peygamber (SAV) Efendimizin ruhani durumudur ki; oraya melek için giriş yoktur. Lahût nuru da oraya giremez.




O alemi anlatırken Peygamber (SAV) Efendimiz, bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:




“Allah’ın (CC) bir cenneti vardır; orada köşkler olmaz. Bal lafı edilmez. Süt bulunmaz. Orada yalnız ilahi yüze nazar kılınır.”




Bu durumu şu Ayet-i Kerime teyid eder:



“Yüzler vardır, tazedir, parlar o günde…”[15]




Bir Hadis-i Şerif de, bu hali başka yönden teyid eder:




“Rabbınızı seyre dalacak, mehtaba bakar gibi bakacaksınız.”




O öyle bir alemdir ki, oraya melek veya cismiyet uğrayacak olsa, derhal yanar.


Burada, bir Kudsî Hadis anlatmak yerinde olacaktır:




“Şayet; celâl yüzümden perdeyi aralayacak olsaydım; gözümün aldığı yerlere kadar olan her şey yanardı.”




Keza, Cibril’in de (AS) bu hususta Peygamberimize (SAV) bir sözü vardı; onu da zikredelim:




“Bir karınca boyu, öteye geçecek olsam derhal yanarım.”



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Yunus S. A.57

[2] Tin S. A.5

[3] Taha S. A.55

[4] Sad S. A.72

[5] İbrahim S. A.5

[6] Yusuf S. A.8

[7] Kehf S. A.65

[8] Al-i İmran S. A.133

[9] Rahman S. A.20

[10] Zariyat S. A.56

[11] Bakara S. A.87

[12] Kehf S. A.110

[13] Vakıa S. A.17

[14] Tur S. A.24

[15] Kıyamet S. A.22

bezmi safa
01-12-2006, 09:28
ALLAH razı olsun kardeşim emeğine sağlık