PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : TASAVVUFUN TÂRİFİ VE KAYNAĞI



politrade
02-10-2006, 21:19
l. Tasavvuf zühddür:

Zühd dünyâya karşı tavır koymaktır. Mâsivâdan yüz çevirip Allâh'a yönelmektir. Tasavvufun Allâh sevgisine engel olan dünyâ alâkasını kalbden çıkarıp, gönlü Allâh'a yöneltme özelliğine dikkat çeken bâzı mutasavvıflar, onu zühd olarak görmüşlerdir.

"Her şeyden kesilerek tam anlamıyla Allâh'a yönel." (el-Müzzemmil, 73/

İbn Mes'ûd'un haber verdiğine göre Rasûl-i Ekrem bir gün hasırın üzerinde uyumuş ve hasır mübarek vücûdunda izler bırakmıştı. Bunun üzerine: "Hasırla aranıza bir şeyler serseydik " diyen sahâbîlere: "Benim dünyâ ile ne işim var? Ben, dünyâda yolculuğu sırasında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim." buyurmuştu.(İbn Mâce, Zühd, 409)


2. Tasavvuf güzel ahlâktır:

"Sen yüce bir ahlâk üzeresin." (20.el-Kalem, 68/4) âyet-i kerîmesiyle Hz. Peygamber'in yüce ahlâkı öğüldüğü gibi bizzat kendileri de: "Ben başka bir maksadla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." (Muvatta', Hüsnü'1-hulk,

"Ebû Bekir Kettânî (ö. 322/933): "Tasavvuf ahlâktır. Ahlâkî açıdan senden üstün olan safâ ve mânevî temizlik açısından da üstündür."

Ebû Muhammed Murtaiş (ö. 328/939): "Tasavvuf güzel ahlâktır."


3. Tasavvuf tasfiyedir, kalb temizliğidir:

"O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allâh'ın huzuruna selim bir kalble gelenler müstesna." (eş-Şuarâ, 26/88-89)


4. Tasavvuf tezkiyedir; nefs ile mücâhededir:

"Andolsun nefse ve onu yaratana. O, nefse kötülüklerini göstererek ondan kaçınmayı ilham etmiştir. Nefsini tezkiye eden, arıtıp kötü huy ve sıfatlardan korunan kişi kurtulmuş, onu kirleten ise hüsrana uğramıştır." (32.eş-Şems, 91/7-10)

Bir takım sûfîler, tasavvufun nefsi eğitmek için kullandığı usulleri dikkate alarak bu ilmi böyle tanımlamışlardır.

Cüneyd Bağdadî: "Tasavvuf sulhu olmayan bir cenktir." derken tasavvufun durmadan, dinlenmeden nefs cihadını gerçekleştirmeyi amaçladığını belirtmektedir.


5. Tasavvuf, istikâmet; kitap ve sünnete sarılmaktır:

Tasavvuf, Kur'ân'daki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (35.Hûd,ll/112) âyetinde emredildiği şekilde, istikâmet üzere olmaktır.

Seriy Sakatî (ö.257/870): "Tasavvuf üç mânâyı kapsayan bir kelimedir. Mârifetin nûru, verâın nûrunu söndüremez. Tasavvuf, Kitap ve Sünnet'in zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez. Kerâmetleri sûfîyi Allâh'ın yasak bölgesine girmeye (haramlarını helal sayıp onlara dalmaya) sevk etmez." der.


6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbâniliktir:

İslâm teslîmiyet demektir.

Nitekim Kur'ân'da: "Ben âlemlerin Rabb'ına teslim oldum." (38.el-Bakara, 2/131) âyetiyle

Hz. Peygamber'in: "İslâm ol, kurtul." (39.Buhârî, Bed'ül-vahy 6)

Ebu'l-Hüseyn Müzeyyin (ö.328/939): "Tasavvuf Hakk'a boyun eğmektir."

Ebû Alî Rûzbârî (ö.322/933): "Tasavvuf, kişinin kovulsa bile Sevgili'nin kapısında diz çöküp beklemesidir."

İbn Hafif (ö.331/942): "Tasavvuf, takdîr-i ilâhîye sabır, Allâh'tan gelene rızâ ile çöller ve yollar aşmaktır."

Ebû Sehl Su'lûkî: "Tasavvuf itirâzı terketmektir."


7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân):

"Biz ona şah damarından daha yakınız." (45.el-Vâkı'a, 56/85)

Tasavvufun nihâî gâyesinin Hakk'a vuslat ve rızây-ı ilâhîye nâiliyyet oluşundan hareketle, Bâzıları tasavvufu buna benzer ifâdelerle tanımlamışlardır:

Zünnûn Mısrî (ö. 245/859): "Ehl-i tasavvuf, Allâh'ı her şeye tercîh eden ve Allâh'ın da kendilerini herşeye tercîh edip yücelttiği kimselerdir."


8. Tasavvuf İslâm rûh hayâtıdır:

Hanzala (r.a,): "Yâ Rasûlallâh, senin sohbetinde bulunduğumuz zaman dünyâdan soyutlanarak mânen yükseliyoruz; Cennet ve Cehennemi görür gibi oluyoruz. Bütün dünyevî emellerden sıyrılıyoruz. Fakat âilelerimize ve işlerimize dönünce durum değişiyor." deyince Efendimiz (s.a.s.): "Yâ Hanzala! Sizler benim yanımdaki vecd ve heyecanınızı muhafaza edebilseniz, meleklerin sizinle yolda musafaha ettiğini görürdünüz." (59.İbn Mâce, Zühd 28; Müslim, Tevbe 12, 13)

İbâdet, riyâzat ve mücâhede sonucu rûhta meydana gelen kemâl ve inkişâf, mârifet-i ilâhiyye ve varlık konusunda bir takım ledünnî ve keşfi bilgilerin ortaya çıkmasını, aşk, cezbe, şevk ve zevk gibi rûhî duyguların yaşanmasını sağlar. Bu yüzden bâzı mutasavvıflar tasavvufun bu yönüne dikkat çekerek bu tür tanımlar yapmışlardır.

Cüneyd Bağdâdî'nin iki sözü sûfîlerin rûh hâlini ve mârifet-i ilâhiyye anlayışını ifâde etmektedir:

a) "Tasavvuf, Hakk'ın seni senlikten öldürüp kendisiyle diriltmesidir."

b) "Tasavvuf, sûfînin içinde bulunduğu bir sıfattır. Bu sıfat, hakîkati îtibârıyla Hakk'ın, sûret ve zâhiri îtibârıyla halkındır."


9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir:

"Allâh kelâmın en güzelini, çift manâlı bir kitap hâlinde indirmiştir ki, Rablarından korkanların bundan derileri ürperir." (ez-Zümer, 39/23)

Mutasavvıflar, "Allâh size zâhir ve bâtın nîmetlerini bol bol verir." (Lukman, 31/20) âyetinde geçen zâhirî nîmetlerin dış organlara Allâh'ın ihsânı olan tâatlar olduğunu, bâtınî nîmetlerin de kalbteki duygular ve mânevî hâller olduğunu belirtmektedirler.

Tasavvuf, sûretten çok sîrete, kalıptan ziyâde kalbe, zâhirden çok bâtına önem veren bir ilimdir.


10. Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir:

"Eğer takvâ üzere olursanız Allâh size furkan; iyi ile kötüyü ayırdedecek nur verir." (el-Enfâl, 8/129)

"Her ümmetin mukaddesleri; keşf ve ilhama mazhar kisileri vardır. Bu ümmetin mukaddeslerinden biri de Ömer b. Hattâb'dır." (91.Buhârî, Fazâil, 16)

Ebû Süleyman Dârânî (ö.215/830): "Tasavvuf, Hak'tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde cereyân etmesi ve devamlı olarak sâdece Allâh'ın bildiği bir hâl üzerine Hak ile berâber bulunmasıdır."