|
Üyelik Tarihi: 13.01.07
Teşekkür Sayısı: 0
1 konusuna 3 kez teşekkür edildi.
|
****VE TİLKEL EMSELÜ NAZRİBÜ HELİNNASİ ... VE MA YEA GİLÜHE İLLEL ALİMUN....
İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.. ANKEBUT 43
İbni Kesir Tefsir'ine göre
Bu Allah Teâlâ'nın, Allah'tan başka ilâhlar edinip onlardan yardım ve nzık uman, sıkıntılarda onlara sarılan müşrikler hakkında vermiş olduğu bir misâldir. Onlar bu durumlarında zayıflık ve boşluğu itibarıyla örümcek evine benzerler. Onların ilâhlarından ellerine geçecek olan, sâdece örümcek evine yapışanın eline geçecek olan gibidir. Şüphesiz ki bu, hiç bir fayda sağlayacak değildir. Bu durumu bilmiş olsalardı, elbette Allah'ın dışında dostlar edinmezlerdi. Bu, kalbi ile Allah'a inanmış müslümamn durumunun tersinedir. Kalbi Allah'a îmân etmekle beraber o, bir de şeriata tâbi olmakla güzel ameller de işler. Kuvveti ve sebatı ile asla kopmayacak olan en sağlam kulpa yapışmıştır o.
Sonra Allah Teâlâ, kendisinden bir başkasına tapmanlan ve zâtına ortak koşanları tehdîd buyurur.
Şüphesiz O, onların üzerinde oldukları işleri, onların ortak koşmakta oldukları eşleri en iyi bilendir ve onların Allah'ı bu şekilde nitelemelerinden ötürü onları cezalandıracaktır. Şüphesiz O Hakîm'dir, Alîm'dir.«İşte misâller. Biz onları insanlara anlatıyoruz. Onları ancak bilenler anlar.»
Allah'ın vermiş olduğu bu misâlleri ancak ilimde derinleşmiş olan gerçek bilginler anlarlar. İmâm Ahmed der ki: Bize İshâk İbn îsâ'nın... Amr İbn Âs (r.a.)tan rivayetinde o, şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.)nden bin misâl (işitip) anlamışımdır. Bu, Amr İbn Âs (r.a.) için güzel bir menkabedir. Zîrâ Allah Teâlâ: «İşte misâller. Biz onları insanlara anlatıyoruz. Onları ancak bilenler anlar.» buyurmuştur. İbn Ebu Hâtim'in Ali İbn Hüseyn kanalıyla... Amr İbn Mürre'den rivayetinde o, şöyle demiş: Allah'ın kitabında anlayamadığım bir âyete rastladığımda, bu beni mutlaka üzmüştür. Çünkü ben Allah Tealâ'nın: «İşte misâller. Biz onları insanlara anlatıyoruz. Onları ancak bilenler anlar.» buyurduğunu işittim.
Anlarsın bilir isen,bilmiyen ne anlar..
Bilmiyenler erir cehalette su gibi damlar...
Cehalette kayıp olan her damla bir hakikatse eger...
Bu ömrü ilme versen anca bulursun değer.........
Taberi Tefsir'ine göre
Ankebut 43- Biz bu misalleri insanlara açıklıyoruz. Bunları ancak âlimler an¬lar.
AlIah teala Kur'an-i kerimde sivrisinek ve örümcek gibi bir kısım var¬lıkları misal olarak zikredince Kurayş'in beyinsizleri bu âyetleri alaya alıyorlar¬dı. Allah teala bu âyet-i kerimede, Kur'an-ı Kerimde zikrettiğini ancak ilmin de¬rinliklerine inen âlimlerin anlayabileceklerini beyan etmiş ve cahillerin bunları anlamamasının Kur'an'ın bir eksikliği değil kendilerinin kusuru olduğunu ortaya koymuştur...
KURAN'ı KERİM'in en belirgin ayetlerini bile bilemezsek tabiki en derin ayetlerinide bilemeyiz oysa İlminde derinleşmiş olanlar. Ve ALLAH cc Hz lerinin övdügü kullar arasında olmamızda söz konusu olamaz.Zira insan her ilimle haşır neşir olurken onlarla uğraşırken kendisine indirilen bu Mubarek kitapla meşgul olmazsa ne kadar büyük şeyler kayıp edecegini burda anlamazsa mahşerde anlıyacaktır..Neden ilk ayet namaz kıl,oruç tut,zekat ver, vs vs şeyler degilde oku ?oku ki,bil okumazsan bilemezsin bilmedigin gibide yaptığın amelide beceremezsin zaten bilmedigin birşeyide yapamazsın velevki yaptıgın ibadetin öz,temel bilgilerini bilmez isen onuda beceremezsin manasına geliyor.Onun için cahil in ibadeti kabul makbul değildir denir.Nedeni ise o ne yaptığını bilmiyorki,makbul olsun namaz var şartları nedir bilmezse,oruç var şartları nedir bilmezse bunun gibi meselelerde şartlarını bilmeden yaparsa nolur o amel işte heder olur.ALLAH cc ibadetlere şartlar koymuştur.Bunlar bilinmesin kafanıza göre niyet edin yapın diyemi koymuştur.Hayır asla değil bilakis okuyun öğrenin diye koymuştur.Düğünlerde kurtlar dökeceğimize Komşularda dedikodu gıybet yapacağımıza boş boş akşama akşamda sabaha çıkacağımıza ilim öğrensek ne kadar daha güzel olur degilmi.?70 yaşına gelmiş nene benim aklım almıyor diyor.Ama oya,dantel gibi işleride elinden bırakmıyor.Ona aklın nasıl yetiyor.Kimbilir kaç ipligi kaç delikten geçiriyorsun bu nene bunu anlıyor ama KURAN'ı aklım almıyor diyor.Akşam a kadar köyün eskilerini anlatırken en ince detayına kadar anlatıyor.Ama iş ilme gelince benim aklım almıyor diyor.!!!Bu nene hele birde gençlere baksak o ohalde bunları yapıyorken gençler neler yapmıyorki!!!igneden deve gecirecek işler yapıyorlar.Bir kız veya erkek sevdiğiyle buluşmak için kırk fikir yürütüyor.Kaç kişiyi birden atlatıp buluşuyor.Ama iş ilme gelince benim aklım kesmiyor diyorlar.Bunlar mazeretmi ama nefsin için olanı yapmaya gelince bulmadık kurnazlık kesmedik akıl kalmıyor.Uyanmak lazım ALLAH için ve ALLAH aşkına bu ilimlerle uğraşalım bakın imam şafi ne buyurmuş..Bi insan hanımından hanımıda erkeginden zevk aldığı kadar ilimden zevk almıyorsa ben o okumaya ilim demem buyurdu.Ya hiç okumıyana ne derdi?... Cehaletten ALLAH sıgındık ancak cahil toplumlar batarlar.....
Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb,a Tefsir'ine göre
işte bu misalleri Biz, insanlar için getiriyoruz. Bunları ancak âlimler anlar."
(Ankebût, 43).
Kafirler, "Göklerin ve yerin yaratıcısı, nasıl oluyor da, karasinek, sivrisinek ve gibi böcekleri mesel getiriyor" dediler. Onlara şöyle denilebilir: "Teşbihler, insanlar için yapılır. Eğer sizler hayvanlar gibi olsaydınız, içinde oldugunuz durumdan nefret etmenizi gerektiren anlayışlar o mesellerden gelirdi. Çünkü teşbihler, insanların kalbine, tıpkı deliller gibi tesir eder.
Zira, Teâlâ hazretleri, o gıybet edene, "Sen, gıybet etmekle sanki ötü bir adamın yedin. Çünkü sen, o adamın bulunmadığı bir yerde, gıybetini yaptın. O, senin duyup anlayamadı ki cevap versin" demiştir. Bu, tıpkı ölünün etini yiyen ve ölünün durumdan habersiz olduğu, haberi olsa bile kendisine manî olamayacağı bir kimse gibidir. Tıpkı insan tabiatının bundan hoşlanmayışı gibi. "Bak gıybet, ilahî azabı getirir.. İkâba sebeb olur" dendiğinde, bundan da nefret eder.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bunları ancak âlimler anlar" "Bu mesellerin gerçeğini, hakikatin böyle olduğunu, Allah'ın dışında kalanların olup, ondan başkasına ibadetin yanlış olduğunu bilenler bilir" buyurmuştur. Burada şöyle hikmetli bir mana daha var. Doğuştan (fıtri) olan bir ilmi insan bilir. Ama fikrî olan, tefekküre dayanan ince ilmî (bilgileri) ise, ancak alim olan bilir.
Zira insana, açık bir konu arzedildiğinde, idrâk edilecek şey açık, idrâk eden de akıllı olduğu için, o onu olduğu gibi doğru olarak anlar. O, bunun için, daha önce birtakım şeyleri bilmeye muhtaç değildir. Ama dakîk, tefekkürî ilim İse, kendinden önce birtakım bilgilerin olmasına ihtiyaç hissettirir. Binaenaleyh bunları anlamak için, kişinin alim olması gerekir.
Hem sonra böyle bilgiler, bazan son derece dakîk olur ve kişi de onu anlayabilir. Ama kişinin, onu tamamen anlayabilmesi için âlim olması gerekir. Bunun böyle olduğu bilinince, ayetteki "Bunları ancak âlimler anlar" ifadesi, "Allah insanlara bir darb-ı mesel (teşbih) getirdi. O teşbihin hakikatinı ve ifade etmek istediği herşeyi ancak âlim olanlar anlayabilir" demek olur
Elmalılı Tefsir'ine göre
43- Bu meseller, biz onları insanlar için getiriyoruz. Kâfirler demişlerdi ki, gökleri ve yeri yaratan Allah nasıl olur da böyle örümcek, sinek gibi böcekler ve haşereler ile misal getirir? Bununla Allah ne demek istiyor: "Allah böyle misal vermekle ne murad eder?" (Bakara, 2/26) Bu soruya karşı Bakara Sûresi'nde "Şüphesiz Allah, sivrisinek ve ondan daha büyüğü ile (hakkı açıklamak için) misal getirmekten çekinmez." (Bakara, 2/26) buyurulduğu gibi, burada da böyle cevap veriliyor. Yani bu mesellerin ne için getirildiğini soranlar bilsinler ki, biz onları insanlar için getiriyoruz, hayvan değil de, insan iseler anlarlar. Gerçi onları, onların hakikatini ancak âlimler idrak edebilir. Yani Allah'ın gayrısının fani ve aciz ve bu sebepten O'ndan gayrısına ibadetin batıl olduğuna ilim sahibi olanlardır ki, bu meselin bütün incelikleri ve detayları ile zevkini ve faydalarını idrak ederler. Bu ilim ve cehalet farkı neden, denilirse:
Allah, o gökleri ve yeri, o yüksekleri ve aşağıyı hak ile yarattı, boşuna değil, gelişigüzel de değil, bir hak sebebi ve hikmeti iledir. Göğü de öyle, yeri de, yukarısı da, aşağısı da, âlimi de, cahili de, hepsinin hakkı da, yaratıcının hakkı önünde baş eğmek, boyun bükmektir. Şüphesiz bunda müminler için bir âyet var. İlmin kıymetini, hakkın önemini, Hak'tan gayrısının hiçliğini ve bundan dolayı Allah'ın gayrısından veli, dost edinmenin çürüklüğünü ve bunun neticesinde müminlerin muvaffak olacaklarını isbat eden bir âyet.
Konulu Tefsir Muhammed Gazali'ye göre
"Biz bu misalleri İnsanlara anlatıyoruz ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz." (Ankebût: 43)
Mücâhidler yükleri omuzlansınlar, ya bu dünyada olmazsa ceza gününde gele¬ceklerini gaıanti altına alsınlar.
Kitap ehli, iki sınıftır. Bir; bizim yaşam, ibâdet ve davet hakkımıza karışmayan ve bizi kendi hâlimize bırakan sınıf. Bunların lehinde olanlar lehimize, aleyhinde olanlar ise aleyhimizedir. Yapılan zimmet geçerli olup ahit bozulmaz.
îki; bizi, kitabımızı ve peygamberimizi kıskaç altına alan, binamızı çökertmek ve sancağımızı indirmek isteyen sınıf. Bunlara karşı kendimizi korumamız ve ihtiyatlı davranmamız gerekir. Akıllı olan hiç bir kimse onlara inanmamızı teklif edemez.
Ankebût Sûresi, bu İki sınıfla muamelede genel irşâd kuralları içermektedir: İç¬lerinden zulmedenleri hâriç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücâdele edin ve de¬yin ki:
"Bize indirilene de, size indirilene de inandık. İlah'ımız ve İlah'ınız birdir ve biz O'na teslim olanlardanız. İşte sana, böyle (bir) kitap indirdik. Kendilerine kitap verdiklrimiz ona inanırlar. Şunlardan(Araplardan) da ona inananlar vardır. Ayetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez." (Ankebût: 46-47)
Tarih boyu Doğu-Batı arasındaki ilişkileri gözden geçiren akıllı tarafsız bir "ko-mite"nin olmasını ve bunların arasındaki kanlı savaş kronolojisini, hele de Roma'nın dünyaya karşı nasıl savaştıklarını, Asya'nın batısını ve Afrika'nın kuzeyini ele geçir¬melerini ortaya çıkarmalarını ne kadar da isterdim.
İslâm, bu bölgeleri onların pençelerinden kurtarırken taşkınlık yapmış mıdır? Sonra onların evlatları ve yandaşları İlk Haçlı seterlerinde saldırıya geçtiler, asırlar¬dan sonra eski yaptıklarına dönerek vurkaç taktiği uyguladılar.
Bunlar, modem çağda, İslâm topraklarını sömürmek amacıyla bir bakanlık oluş¬turarak Napolyon'un Mısır'a, Mussolini'nin Libya ve Habeşistan'a Fransa'nın bütün Mağrib Ülkelerine ve İngİlizler'in Nil Vadisi'ne saldırmaya başlamasıyla yeniden hortladılar.
İslâm toprakları Ehli Kitab'ın eline geçti. Bu kahredici savaşlarda biz mi haddi aştık?
Bugün diniyle yaşamak İsteyen Müslümanların geneli, bu yaşamdan mahrum edi¬liyor. Onlara işkence yapılıyor. Bu gidişatta insaf nerede?
Müslümanlar kitaplarının her satırına inanıyorlar ve onunla amel etmek arzusun¬dalar. Bundan onları alıkoyan ne olabilir? Durum böyleyken bu kitabın sahibine kar¬şı küstahça davranabilirler mi? O'nu yalanla itham edebilirler mi?
Kitap Ehli'nin mezalim fitnesi, pek şiddetlidir... Diyerek konuya başka bi boyutta tefsir getirmiştir...
Kurtubi Tefsir'ine göre...
İşte misaller!" Yani Biz, bu misali ve bundan başka Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üs¬tün herhangi birşeyi misal vermekten çekinmez. İman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ama kâfirler: "Allah bu misal ile ne anlatmak istemiştir?" derler. Allah bunun¬la bir çoğunu saptırır ve bir çoğunu da hidâyete eriştirir. O, bu¬nunla fasıklardan başkasını saptırmaz. el-Bakara Sûresi´nde (2/26. âyette), "Eğer sinek, onlar¬dan birşey alsa, bunu ondan geri alamazlar.el-Hac Sûresi´nde (22/73. âyette) ve başkalarında zikredilen misalleri, "Biz bunları İnsanlara veriyoruz" açıklıyoruz "Onlara âlimler¬den" Allah´ı bilenlerden "başkası akıl erdiremez" kavrayaaıaz. Nitekim Câbîr, Peygamber (sav)´dan şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Âlim kişi Allah´tan gelenleri aklıyla kavrayarak, O´na itaat ile amel eden, O´nu gazab-landıran şeylerden de kaçınan kişidir. "[30]
Abdulvahit Metin Belagat ve Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu kendine yuva yapan örüm¬ceğin durumu gibidir." ayeti temsilî bir teşbihtir. "Temsili teşbih" benzetme yönü birden çok unsurlardan alınan teşbihtir. Burada kâfirlerin putlara tapınmaları, örümceğin dokuması güçsüz, bir hava üfürmekle bozulabilecek ve yok olabilecek güçsüz bir yuva kuran örümceğin durumuna benzetilmiş¬tir.
"Eğer bilselerdi..." cümlesinde, hazif yoluyla îcâz vardır. Âyetin akışından anlaşıldığı için. Şartın cevabı söylenmemiştir.Ancak hiç bilenle bilmiyen bir olurmu? Takdiri şöyledir: Bilselerdi, dünyayı âhirete, geçici olanı ebedî olana el¬bette tercih etmezlerdi..
Tefhimu'l Kur'an Mevdudi Tefsir'ine göre
"Alemlerin düzeni bâtıla değil Hakk'a dayanmaktadır. Bu düzeni önyargısız bir kafa ile İlmiyle tefekkür eden herkes, yerlerin ve göklerin varlıklarını, hurafeye, hayale değil, hak ve gerçeğe borçlu olduklarını görür. (Ya ilmi olmayan bu yer,gök ve içindekilerin muaazam yaratılışını bilmiyenler ona kafalarını yormıyanlar nolur acaba.?) Bir kimsenin kafasından uydurduğu bir sistemin ayakta kalamayacağı kesindir. Bu düzende ancak hak ve gerçekle uyum içinde olan bir şey başarılı olup varlığını devam ettirebilir. Gerçek dışı varsayım ve hipotezler üzerinde yükseltilen bir yapı, gerçekle karşılaştığında mulutlaka yıkılacaktır.Yıkımıda yapabilecek kişiler ancak ilim sahibleridir.Yoksa misallerden anlamıyacak bi insanın bu akli ve ilmi delilleri bilmeden onlar hakkında tefekkür etmediside akla uzak bi anlayış olur. Kâinatın düzeni, yaratıcısının bir tek Allah olduğuna ve sadece bir tek Allah'ın malik ve hakim olduğuna şehadet etmektedir. Eğer bir kimse, bu alemde hiçbir İlah olmadığına veya kendisine inananların hizmetlerini kabul eden ve karşılığında onlara diledikleri gibi yaşama ehliyeti, mutluluk ve barış içinde yaşama garantisi veren birçok İlah'ların varolduğuna inanırsa; gerçek, bu varsayımlara göre değişmeyecek, bilakis o kimse sonunda büyük bir felaketle karşılaşacaktır..
Et Tevsir'ül Hadis
"İşte bu örnekler; biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bun¬lara akıl erdirmez".
Ayet-i kerimesi, bilginleri övücü, yüceltici ifadeler içermesi açısından üzerinde du¬rulmaya değerdir. Kastedilen bilginler, hiç kuşkusuz bilgileri sayesinde eşya ve olayları doğru biçimde değerlendiren, verilen örnekleri kavrayan ve bunlardan gerekli dersleri çıkaran kimselerdir. Bu tür ifadelere, bundan Önce incelediğimiz bir çok sûrede rastla¬dık. Bununla güdülen amaç bir yönden bilgi sahibi kimseleri yüceltmek, bir diğer yön¬den de insanları bilgilerinin kapsamını genişletmeye teşvik etmektir. Aynca bilginlerin sorumlulukları,çeşitli meseleler üzerinde düşünüp bunları insanlara açıklamakla yüküm¬lü oldukları da vurgulanıyor. Diğer bir amaç da bilginin hakkın gerektirdiği sınırlar için¬de tutulmasıdır. Bilginin haksızlık ve gerçekleri çarpıtma aracı olarak kullanılmaması¬dır.
İnsanların geneli ile bilginler arasında bu tür mutlak bir ayrıma gidilmiş olması gös¬teriyor ki, bu değerlendirme bilgi ve bilginliğin değişik dereceleri ile birlikte din ve dün¬ya ile ilgili meseleleri de kapsamaktadır. Ayete bakıldığında daha ilk etapta farkedilecek bir husustur bu
Şifa Tefsir'ine göre
İşte bu misalleri insanlara veriyoruz. Onları ancak alimler anlar.
Biz, bu misalleri insanlara açıklıyoruz. Bu misallerden ancak alim olanlar anlar. Onlar aklederler. Alim olmayanlar bunlardan ibret çıkara¬maz. Bu ayette "teşbih-i temsili" vardır. Teşbihi temsili demek; benzeti¬len yönler birden çok ise, bu teşbihi temsilidir. "Ali, Aslan gibidir" teş¬bihinde, benzetme bir tanedir. O da cesarette aslan gibi olmasıdır. Yukarıda geçen, kafirlerin amellerinin örümceğin evine benzetilmesi, teşbihinde birden çok yön vardır.
Küfrün de örümcek ağına benzeyen bir ağı vardır. İşte bazı din kar¬deşlerimiz bu ağın başlangıç noktasını arama ve araştırma yapma eğili¬mindeler. Benim kanatım buna gerek yoktur. Bir yerinden başlayıp, küf¬rün ağını atmaca ve şahin kuşlarının örümcek ağını delip geçtiği gibi de¬lip geçmek gerekir.
Nitekim Afganistanlı, başları sarıklı, büyük şalvarlı insanlar Rus kafi¬rinin ağını kırık dökük silahlarıyla deliverdiler.
Bir arkadaş; "Taşkent Elden Nasıl Çıktı" diye bir kitap getirmişti. Ben de; "o kitabı ben okumam, bana "Taşkent nasıl elde edilir'i" anlatan kitap getir" dedim. Allah(cc) insana iki kulak vermiş, bu kulakların da yönü öne doğru, önden gelen sesleri almaya ayarlanmış, arkadan gelen sesleri daha az alır. Onun için biz de; daima ileriye dönük programlar yaparak, hedefimiz daima ileri olmalıdır.
Celal Yıldırım Tefsir'ine göre
«Biz. işte bu misalleri insanlar için (gerçeği daha iyi anlasınlar diye) getiriyoruz. Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder.»
İslâm ve onun kitabı Kur'ân insan aklına her vesileyle yer verir; ayrıca aklın, ilmin hizmetine, ikisinin birden imânın hizmetine verilmesini emreder. O bakımdan Kur'ân'da gerek Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsız¬lığına delâlet eden belgeler sıralanırken, gerekse gelip geçen milletlerin hayatından ve yok edilme sebeplerinden söz edilirken, akıl ilmin ışığında ha¬kem olarak belirlenir ve imandan güç ve kuvvet alması istenilir.
Varlık âleminde mutlak denge ve düzeni idrâk edebilmemiz için bu iki unsurdan, yani akıl ile ilimden yararlanmamız devamlı tavsiye edilir; son¬ra da ana tema ve amaç şu cümleyle vurgulanır: «Bunları ancak ilim adam¬ları düşünüp akleder..»
Zira akıl, insanoğlunu öteki canlı yaratıklardan üstün yapan en önemli, en büyük kaynaktır. Bu kaynağı, bize veren Yüce Kudretin rızası ve di¬leği doğrultusunda kullandığımız nisbette mutlu oluruz.' Aklın temeli olan düşünce de yalnız insana vergidir. Onun için Kur'ân'da bazan düşünce uf¬kumuz genişletilir, bazan aklımıza hareket sağlanır ve birtakım temel bil¬giler, ön fikirler verilir.
Kuran Yolu Tefsir'ine göre
"Gerçek bilgi sahibi olanlar" diye çevirdiğimiz "âlimûn" kelimesi bu bağlamda...ilâhî hakikatleri anlama yeteneğine, birikimine sahip olan; kendilerine okunanlarla gözlemledikleri şeyler üzerinde düşünerek doğru sonuçlar çıkaran inançlı ve kavrayışlı zihinleri ifade etmektedir. Gerek bu âyetin gerekse bundan önceki âyetin sonunda geçen ilim ve akıl kavramlarıyla insanın zihinsel yeteneklerine vurgu yapılmakla, dünya işlerinde olduğu gibi dinî konularda da bu yeteneklerin önemli rolüne dikkat çekilmiştir.
Risale-i nur'dan Tefekkür ve İlim damlası
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimatını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuursuz sebeblere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle (mu'ciznümâ),(mucize gösteren) nakkaş, (nakış işliyen)öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzımgelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünki bak bu taşlardaki nakşa, herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilât proğramları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise herbir nakış, herbir san'at, o gizli zâtın bir ilânnamesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki: Bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin... Öyle ya bunca güzel izah'ı kim hangi akli delilleriyle bilebilirki,ama Üstad ne güzel diyor.Bir şeyi bilmemek, cehildir.(cehalet) Bilmediğini bilmemek, yani bilmediğinin farkına varmamak ise, cehl-i mürekkeb.(cahilin mürekkebi) İçinde yaşadığımız şu harika âlemde, güneşin her gün doğup batması, her sene bahar olması, kış olması gibi olaylar, devamlılık arzettiğinden, pek çok insanda harikalığı örten bir perde olmuştur. Ülfet perdesini yırtabilenler, kainata adeta başka boyuttan bakarlar. Başkalarının görmediğini görürler. İlmî keşiflerde bulunan kişilerin en seçkin bir meziyetleri, bu boyutu yakalamış olmalarıdır.
********* ***
Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir. neml 40...
Not: Bilindigi üzre Hz Süleyman belkis ve ahalisini imana davet etmiş ve onlarda bu davete eger icabet etmezsek o bizi zelil ve perişan eder.Hatta Belkıs ozaman dediki o kral degil kral dan daha üstün onunla savaşırsak esir oluruz bizi perişan eder.Bu sürede geniş bi şekilde anlatılmıştır.Ama biz sadece kendisine ilim verilmiş bir kişi dediki onu ben göz açıp kapamadan getiririm bölümünün tefsirini yazacağız konunun geniş bölümünü neml süresinden bakabilirsiniz gerçekten tefsir boyutuyla okundugunda çok güzel şeyler öğrenebiliriz..
Belkıs Süleyman a.s davetine icabet etmek için yola cıkmıştı,beraberinde binlerce ileri gelenler vardı Belkıs geride bıraktıgı korumalarına mallarımı iyi koruyun demişti, özellikle tahtının iyi korunmasını istemişti.Yolda iken Süleyman a.s onun yolda oldugunun haber aldı ve onlar burya benim yanıma gelmeden önce onun tahtını kim bana getirebilir dedi...
İbni kesir tefsir'ine göre
Hz. Süleyman her gün ve gecede onların yürüyüşlerine dâir haber almak üzere bir cinnî göndermeye başlamış. Belkîs yaklaştığı zaman, emri altındaki cinn ve insanları toplayıp: «Ey ileri gelenler, kendileri bana müslüman olarak gelmeden önce hanginiz onun tahtını bana getirebilir?» diye sormuş. Katâde der ki: Belkîs'ın gelmekte olduğu haberi Hz. Süleyman'a ulaştığında —ki Belkîs'ın bir tahtı olduğu ona anlatılmış ve taht onun çok hoşuna gitmişti. Bu taht altundan olup ayaklan inci ve cevherden imiş, üzerinde saf ipekten bir örtü varmış. Bu tahtın üzerinde dokuz kilit bulunuyormuş.— Hz. Süleyman onlar müslüman olduktan sonra bunu almayı kerih görmüş. Allah'ın peygamberi biliyormuş ki; onlar müslüman olduklarında, kanları ile beraber malları da haram olacaktır. Bunun üzerine « Ey ileri gelenler, kendileri bana müslüman olarak gelmezden Önce hanginiz onun tahtım bana getirebilir?» demiş. Ata el-Hora-.. sanı, Süddî ve Züheyr tbn Muhammed de «Onlar bana müslüman olarak gelmezden önce...» âyeti hakkında onların müslüman olmalarıyla mallarının haram olacağı açıklamasını getirmişlerdir. Mücâhid, «Cinn-lerden bir ifrît dedi ki...» âyetindeki ifriti; güçlü kuvvetli bir cinn ile tefsir eder. Şuayb el-Cübbâî bu cirminin adının ( OjjS* ) (?) olduğunu söyler. Yezîd tbn Rûmân'dan rivayetle Muhammed îbn îshâk ile Vehb îbn Münebbih de böyle söylemiştir. Ebu Salih onun, dağ gibi (iri) olduğunu söyler.
îbn Abbâs, «Sen, yerinden kalkmadan onu sana getiririm.» âyetini: Sen, meclisinden kalkmazdan önce, şeklinde açıklar. Mücâhid ise: Sen, oturduğun yerden kalkmazdan önce, açıklamasını getirir. Süddî ve bir başkası ise şöyle diyor: Hz. Süleyman insanlar için günün başlangıcından güneşin zevaline kadar hüküm, hasımlaşmalar ve yemek için otururdu.
îbn Abbâs, «Eminim ki buna gücüm yeter.» âyetini şöyle açıklıyor: Ben onu yüklenecek kadar güçlü, ondaki cevherleri koruyacak emîn birisiyim.
Hz. Süleyman (a.sj:, Ben bundan da acele olmasını istiyorum, demişti. Buradan anlaşılıyor ki Allah'ın peygamberi Hz. Süleyman bu tahtın yanında hazır edilmesiyle Allah'ın kendisine bahşetmiş oldğu hükümdarlığın, kendisinden önce kimseye verilmemiş, kendisinden sonra hiç kimseye müyesser olmayacak, buyruğuna verilmiş ordunun büyüklüğünü izhâr etmek, Belkîs ve kavmine karşı peygamberliğine bir delil edinmek istemişti. Zîrâ onlar kendisinin yanma gelmezden önce ülkesinden tahtını olduğu şekilde getirmek harikulade büyük bir şeydir. Ayrıca Belkîs bu tahtı kilitler, muhafızlarla emniyet altına almıştı. Hz. Süleyman: Bundan daha da çabuk olmasını istiyorum, dediğinde «Nezdinde kitâbdan bir ilim bulunan biri de dedi ki...» îbn Abbâs bu kimsenin, Hz. Süleyman'ın kâtibi Âsaf oldğunu söyler. Muhammed îbn İshâk'ın Yezid tbn Rûmân'dan rivayetine göre; bu, Âsaf tbn Berhiyâ'-dır. Sıddîk birisi olup tsm-t A'zam'ı bilirmiş. Katâde der ki: Mü'min bir insan olup, adı Âsaf idi. Ebu Salih, Dahhâk ve Katâde de onun insanlardan olduğunu söylerken, Katâde ayrıca onun tsrâiloğullanndan olduğu fazlalığını getirir. Mücâhid, onun isminin Ustum olduğunu söyler. Kendisinden gelen rivayetlerden birinde Katâde, onun adının, Be-lîha olduğunu söylemiştir. Züheyr tbn Muhammed ise onun, Zünnur adında Endülüslü biri olduğunu söylüyor. Abdullah tbn Lehîa, onun Hızır olduğunu sanmıştır. Ancak bu, gerçekten garîbdir.
«Gözünü açıp kapamadan ben, onu sana getiririm. (Gözünü kaldır ve güç yetirebildiğin kadarıyla gözünün uzanabildiği yere kadar bak. Sen gözünü daha kendine çevirmeden tahtı yanında hazır bulacaksın.)» Vehb îbn Münebbih burayı şöyle açıklıyor: Gözünü açıp uzaklara bak. Gözlerin, ulaşabileceği en uzak yere ulaşmadan ben onu sana getireceğim. Anlattıklarına göre; o kişi Hz. Süleyman'a, istenilen tahtın bulunduğu Yemen tarafına bakmasını söylemiş, sonra kalkıp abdest alarak Allah Teâlâ'ya duâ etmiş. Mücâhid, onun duasında; ey Celâl ve İkram sahibi (olan Allah), dediğini nakleder. Zührî'nin naklettiğine göre ise: Ey ilâhımız, ey her şeyin tek olan ilâhı. Senden başka ilâh yok. Onun tahtını bana getir demiş, taht hemen önünde belirivermiş.
Mücâhid, Saîd tbn Cübeyr, Muhammed İbn tshâk, Züheyr îbn Muhammed ve başkaları şöyle diyor: O, Allah Teâlâ'ya duâ edip Belkîsîın tahtını getirmesini istediğinde, —ki taht Yemen'de, Hz. Süleyman ise Beyt-i Makdis'te idiler— taht kaybolup yere batmış, sonra Hz. Süleyman (a.s.)ın önünde ortaya çıkıvermiştir. Abdurrahmân tbn Zeyd tbn Eşlem der ki: Hz. Süleyman nasıl taşındığını anlayamadan Belkîs'm tahtının taşınıp önüne getiriliverdiğini görmüştür. Tahtı getiren deniz kul-larındana birisiydi. Hz. Süleyman ve çevresindeki ileri gelenler bunu mü-şâhade edip tahtı Hz. Süleyman'ın yanına konulmuş gördüklerinde, Hz. Süleyman şöyle^demiş: «Bu, Rabbımın lutfundan (bana olan nimetle-rin)dendir. Şükür mü yoksa küfür mü edeceğim diye beni sınamak, (denemek) içindir. Kim şükrederse; ancak kendisi için şükretmiş olur.» Bu, Allah Teâlâ'nm şu âyetleri gibidir: «Kim sâlih amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir.» (Fussilet, 46), «Kim de sâlüı amel işlerse kendisi için rahat bir yer hazırlamış olur.» (Rûm, 44).
Taberi tefsir'ine göre
Âyet-i kerimede, nezdinde kitaptan ilim bulunanın, Belkıs'ın tahtını bir anda Hz. Süleyman'a getireceğini söylediği ifade edilmektedir.
"Nezdinde ilim bulunan'dan maksadın, insanlardan âlim bir kimse olduğu rivayet edilmektedir. Ancak bu kişinin ismi ve sıfatları hakkında farklı rivayetler vardır.
Abdullah b.Abbas ve Yezid b.Ruman'a göre bu zat, Hz. Süleyman'ın kâtipliğim yapan "Âsif b.Berhiya"dır. Bu kişi takva sahibi birisiydi. Allah'ın is¬mi â'zamını bilirdi.Katade'ye göre ise bu zatın ismi "Belhiya'dır. Bazılarına göre ise "Zün-nur"dur.
İbn-i Zeyd'e göre ise bu zat, denizin içinde bir adada yaşayan takva sahibi bir kul idi. Allah'a isimlerinden biri ile dua etti böylece Melike'nin taht'ı Hz. Sü¬leyman'ın Önünde görünüverdi.
Müfessirler, bu zatın "Kitaptan bildiği ilmin" ne olduğu hakkında da çe¬şitli rivayetler zikretmişlerdir. Bazılarına göre bu ilimden maksat, Allanın bir is¬midir, onunla kendisine dua edildiğinde duayı kabul eder. Ancak bu ismin hangi isim olduğu bilinmemektedir.
Mücahid, "Kendisine ilim verilen zat"ın, Allah'ın "Zülcela-i Vel İkram" isimleriyle dua ettiğini söylemiş Zührî ise: "Yâ İlahenâ Ve İlahe Külli Şey'in İla¬hen Vahiden Lâ İlahe İlla Ente İ'tinî Bi Arşihâ" "Ey İlahımız ve herşeyin tek ila¬hı olan Ali ahım. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sen o kadının tahtını bana ge¬tir." diye dua ettiği nakledilmiştir.
Ayet'i kerimede geçen "Gözünü açıp kapamadan getireceğim." ifadesini, Said b.Cübeyr ve Ma'mar, göz görecek kadar bir mesafede bulunan bir kimse¬nin, sana gelmesinden önce ben onu sana getireceğim." şeklinde izah etmişler¬dir.
Vehb b.Münebbih ise: "Senin bakışın, gözlerin görebileceği mesafeye he¬nüz ulaşmadan ben onu sana getireceğim." şeklinde izah etmiştir.
Bazıları ise bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: "Sen, tahtın geleceği yöne doğru bak. Gözünü oradan ayırmadan ben o tahtı sana getireceğim." şeklinde izah etmişlerdir.
Âyet-i kerimede geçen "Süleyman taht'ı yanında görünce" ifadesi, tahtın, hemen Süleyman aleyhisselamın yanına geldiğini açıklamaktadır.
Bazı âlimler, nezdinde Allah'ın kitabından ilim bulunan zatın dua etmesi üzerine, taht'ın bulunduğu yerden, yere gömülüp Hz. Süleyman'ın önünden çık¬tığını söylemişlerdir.
"Bu, rabbimin bir lütfudur. Şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğimi sı¬naması içindir." ifadesi ise şöyle izah edilmiştir:
"Rabbim, beni nimetlerine karşı imtihan etmektedir." Veya "Rabbim beni Melike'ye karşı imtihan etmektedir." Yahut: "Rabbim beni, bu kıymetli taht'a karşı imtihan etmektedir. Benim,§ükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğimi ortaya çıkarmak istemektedir..
Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb,a Tefsir'ine göre
Tahtı getirtme sebebi.....
1) Bundan maksat, bunun, Belkıs için, Allah'ın kudretine, Hz. Süleyman'ın peygamberliğine dair bir delil olması ve böylece Belkıs'ın, bu delili daha önce geçmiş' olan diğer delillere eklemesidir.
2) Hz. Süleyman, o tahtı getirtmeyi, böylece şeklini ve şemailini değiştirmeyi, daha sonra da Belkıs'ın onu tanıyıp tanıyamayacağını anlamak için, o tahtı ona sunmasıdır. Ki, bunun gayesi de, Selkıs'ın aklını ve zekâsını ölçmektir. Cenâb-ı Hakk'ın "Onun tahtını bilinmez hale getirin. Bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa başaramayanlardan mı olacak?" (Nemi. 41) ifadesi de, bu görüşe delâlet eder gibidir.
3) Katâde şöyle der: "Hz. Süleyman, Bel kıs müslüman olduğunda, onun malını almasının helâl olmayacağını bildiği için, o müslüman olmadan önce, onun tahtını almak istemiştir."
4) "Arş", bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir, tahttır. Böylece Hz. Süleyman, Belkıs kendisine gelmeden önce, onun mülkünün miktarını, (ne derece zengin olduğunu) bilmek istemiştir
İfrit'in Teklifi
Ayetteki, "Cinlerden bir ifrit dedi..." ifadesine gelince, insan hakkında kullanıldığı zaman, "İfrit" akranlarını ezip geçen, onları zefil kılan kötü adam demektir. Şeytanlar için kullanıldığında ise, âsî ve habîs anlamına gelir.
Ayetteki, "Sen makamından kalkmadan..." ifadesi, "sen meclisinden kalkmadan" demektir. Bu işin, bir zamana ve bir müddete bağlanabilmesi için, bu hususta mutlaka malûm olan bir örfün bulunması gerekir. İşte bu sebeple, bu cümleden olarak bununla, insanlar arasında hükmetme meclisi (zamanı) kastedilmiştir, denildiği gibi; bununla, kendisinde insanlara bir hutbenin, hitabenin îrad edileceği bir vaktin kastedildiği de ileri sürülmüştür. Yine bu müddetin, gündüzün yarısına (öğleye) kadar olan bir müddet olduğu da ileri sürülmüştür.
Ayetteki lafzına gelince bu, "Onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırmadan, dökmeden, olduğu gibi getirebilirim" anlamındadır
Ayetteki "Nezdinde kitaptan bir ilim olan... "tabirine gelince, bu hususta şöyle iki bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Alimler bu ifade, bahsi gecen şahsın kimlerden olduğu hususunda şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir:
a) Bunun meleklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi,
b) Bunun insanlardan olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, birinci görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilaf ederek,
1) Bu Cebrail (a.s)'dir,
2) Allah Teâlâ'nın Hz. Süleyman'ı desteklediği bir melektir
İlim Ehli Kim İdi?
İkinci görüşü benimseyenler de kendi aralarında inkişaf ederek şu izahları yapmışlardır:
1) İbn Mes'ûd'a göre bu, Hızır (a.s)'dır.
2) İbn Abbas'ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman'ın veziri Asaf İbn Berhiyâ'dır ki bu, Allah'ın ısm-i azamı'nı bilen sıddîk bir kuldu. O bununla dua ettiğinde, duası kabul olunurdu.
3) Katâde'ye göre bu, ism-i azamı bilen bir insandı.
4) İbn Zeyd'e göre bu, o denizdeki bir adada yaşayan salih bir kimseydi. O gün, Hz. Süleyman (a.s)'a bakmak için çıkmıştı.
5) Doğrusu bu, Süleyman (a.s)'ın bizzat kendisidir. Hitap olunan şahıs ise Hz. Süleyman (a.s)'ın kendisiyle konuştuğu ifrittir. Hz. Süleyman (a.s), bir mucize ortaya koymak ve böylece de, herşeyden önce onlara meydan okumak istemiştir. Daha sonra da İfrît'e, İfrît için mümkün olmayan bir sürat içinde, o tahtı kendisinin getireceğini açıklamıştır.
Elmalılı Tefsir'ine göre
Ey heyet, ey ulular, dedi. Bu heyetten maksat açıklanmamıştır. "Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman'ın hizmetine toplandı" (Neml, 27/17) âyetindeki orduların komutanları (başkanları) olsa gerektir. O kadının tahtını bana kendileri müslim olarak gelmeden önce hanginiz getirir? Süleyman (a.s) onların hediyelerine güvendiklerini bilmişti. Bu sebepten, hediyelerini tehdit edercesine geri gönderince, geleceklerini de bildiğinden gelir gelmez iman etmelerine sebep olacak olağanüstü bir şey göstermek istediği rivayet olunur ki, elçiler kadına varıp Süleyman (a.s)'ın dediğini anlattıklarında "durumu bilmiş vallahi, bu yalnız bir melik değil, biz bunun karşısında güç gösteremeyiz" demiş ve tekrar bir elçi gönderip "kavmimin beyleriyle huzuruna geliyorum, buyruğunu ve davet ettiğin dinini görmek isteğindeyim" diyerek yanında büyük bir kalabalıkla hareket etmiş ve tahtını köşklerinin en sağlam ve korunmuş yerine koydurup kapıları kilitleterek önemli bir şekilde koruma altına aldırmıştı.
Cinlerden bir ifrit, ben getiririm dedi, Ragıb'ın Müfredatı'nda: İfrit, yani pis, çetin demektir. Şeytan gibi insan hakkında da kullanılır, ifrit nifrit, denilir. İbnü Kuteybe demiştir ki: "İfrit, 'müvesseku'l-halk' yani yaratılışı kuvvetli, demektir. Aslı, toprak demek olan 'afer' dendir. 'Afere' güreşti, yere yıktı, demektir." "Ahkâmu'l-mercan fi ahkâmi'l-cânn" isimli eserde Ebu Amr b. Abdülberr' den naklen der ki; Lisanı iyi bilen kelâm âlimleri cinleri dereceler
Yanında kitaptan ilmi olan kimse ben sana onu, gözünü açıp kapamadan getiririm, dedi. Bu kişinin kim olduğu hakkında değişik sözler vardır. İbnü Mes'ud'a göre: Hızır (a.s)dır. İbnü Abbas'ın meşhur görüşüne göre, Süleyman (a.s)ın veziri Asaf b. Berhıya'dır ki, sıddık (dosdoğru) idi. Dua edildiğinde Allah'ın mutlak kabul edeceği ism-i azamı bilirdi Hz. Süleyman'ın bir mucizesi olarak veziri böyle bir keramet göstermiştir. Fahreddin Razi, bu kişinin Süleyman (a.s)'ın kendisi olmasını birçok yönden daha uygun bulmuştur. Bu cümleden olarak, mevsûlün, sıla ile bilinene işaret olması kaidesine göre burada Kur'ân'ın âyetleri iyi düşünüldüğünde "Yanında kitaptan bir ilim" olmakla bilinen kimse ancak Süleyman (a.s)dır. Çünkü yukarda "Andolsun ki biz Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik." (27/15) "Süleyman, Davud'a varis oldu ve (Süleyman) Ey İnsanlar! Bize kuş dili öğretildi, dedi." (27/16) buyurulmuştu, ancak bu şekilde "Onu ben getiririm" sözü İfrit'edir. Süleyman, İfrit'e karşı söylemiştir diye zamir ile zikredilecek yerde işin büyüklüğünü anlatmak için mevsul getirilmiş ve bununla yukarda zikredilen ilimden bir örnek gösterilmiştir.
Bununla beraber çoğunluk bu kişinin Süleyman (a.s)ın kendisi değil, adamlarından birisi olmasını ifadenin gelişine daha uygun bulmuşlardır. Muhyiddin-i Arabî "Füssûs" isimli eserinde "Bu Süleyman (a.s)'ın ashabından birisi eliyle olmuştur ki,orada bulunanların nefislerinden Süleyman (a.s)'ın şanı için daha yükseltici olsun." demiştir. Gerçekten adamlarından böyle kerametin meydana gelmesi kendisinin daha yüksek oluşuna işaret demektir. Ve bu ilmin, ona verilen ilimden olduğunu anlatır. Bu taht ne kadar uzaklıktan getirildi? Yukarda Hüdhüd kıssasında San'â'ya kadar varıldığına dair bir rivayet geçmişti. San'â'dan ise Sebe' üç günlük uzaklıktadır, deniliyor. Bazıları da, bu sırada Süleyman (a.s) San'â'dan dönmüş, Şam toprağında bulunuyordu, demişlerdir. Bu takdirde iki aylık uzaklık demektir. Bu kadar uzaklıktan bir taht göz kırpıncaya kadar nasıl gelir? Şüphe yok ki bu, basit bir olay değil, bir keramet ve mucize olmak üzere söz konusudur.
Muhyiddin-i Arabî bunu şöyle anlatmıştır: Asaf, tahtın yapısında değişiklik yaptı da, onu bulunduğu yerde bırakıp her an meydana gelmekte olan yeniden yaratılmakta olunduğunu bilen kimselerden başkasının aklının eremeyeceği bir şekilde Süleyman (a.s)'ın yanında meydana getiriverdi. Mevcud olduğu an, yok olup kaybolduğu anın aynı idi. İkisi bir anda idi ve Asaf'ın sözü zamanda fiilin aynı idi. Zira olgun kimseden çıkan söz, yüce Allah'ın "ol" sözü yerindedir. Bu tahtın oluşumu konusu, en zor konulardandır. Ancak bahsettiğimiz meydana getirme ve yerinde bırakmayı idrak eden kimseler müstesna. Taht, ne bulunduğu yerden başka yere taşındı ve ne de yeryüzü onun için dürüldü veya yarıldı.
En azından diyecek kadar bir zaman var. Gerçekte "Asaf'ın sözü zaman yönünden yaptığı işin aynı idi." demekle Şeyh Muhiddin Arabi tamamen gerçeği söylemiştir. Bu sözde, yani sözünde iş, yapma değil, getirmedir. Bunu söylemesi ile getirmesi bir olmuştur. Yani söyleyinceye kadar getirmiştir. Zira ilmini biliyordu. Bir saniyede binlerce kilometrelik sürat zamanımız teknolojisinin düşünmeye alışık olduğu konulardandır. Önemli olan nokta, ancak bu hareketi yapmak için tatbik olunacak kuvveti ve fenni bilmekten ibarettir. Bir yıldırımda, bir elektrikte, bir telgrafta, görülen bu sürat bir cisimde de görüle bilir. Yakından tesir gösterdiğini gördüğümüz iradenin bir telsiz gibi uzakta da etkili olabildiğini gösteren misaller de yok değildir.
Derdemez onu yanıbaşına yerleşivermiş görünce bu, dedi, Rabbimin lütfundandır. Normal bir ilâhî hadise değil "Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kıldı." (Neml, 27/15) âyeti ile işaret edildiği üzere özel ihsanı olan bir keramet veya mucizedir. "Beni imtihan etmek için: Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü" . Ona dedi: Tahtını bilemeyeceği bir vaziyete sokun, o değilden gösterin, yabancılaştırın, bakalım doğruyu bulabilecek mi? Kendininki olduğunu bilecek, vaziyeti kavrayacak, gerçeği anlayacak mı? Yoksa tanımayıp yola gelmezlerden mi olacak? Tahtının getirilmiş olması şaşırtıcı bir işle mülk ve hükümranlığının elinden alınmış olduğuna işarettir. Böyle korkutucu bir anda, o tahtın o değilmiş gibi gösterilmesinde büyük bir incelik ortaya konulmuş ve bununla onun yeteneği üzerinde bir deney yapılmak istenmiştir. Bunun üzerine gelince; senin tahtın da böyle mi? denildi. Bu senin tahtın denilmedi, o değilmiş gibi gösterildi. Sanki tıpkı o, dedi zaten bize daha önce bilgi verilmişti. Bu mucizeden evvel Hüdhüd'ün mektup getirmesi gibi tesbit ve duyduğumuz şeylerle Allah Teâlâ'nın kudretine ve senin peygamberliğinin doğru olduğuna bilgi sahibi olmuştuk. Ve biz teslimiyet gösterip müslüman olmuştuk, dedi. Hiç şaşırmadan durumu olduğu gibi kavrayarak ustaca söz söyledi, peki öyle de önce niçin gelmedi?Önce, Allah'tan başka taptığı şeyler (dünya saltanatı) kendisini alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi
Bu gibi durumlar Hadis'i Şerif'lerde coktur.Efendimiz'in Miraç'taki ve hayatının bi çok aşamasındaki alanlarında benzeri şeyler olmuş ve Efendimiz Hz MUHAMMED sav ALLAH cc hz lerinin ey kalem yaz Mucizeyi Peygamber'lere Kerameti Veli kullarıma Hadis-i kudsi'si ile bizlere beyan buyurmaktadır.(anverül aşıkın syf,21)Bu gibi zaman ve mekan ın dışına çıkma veya olağan üstü şekillerle bu zamanı kısatlma daraltma işleri olmuştur.Bu olaylar tamemen ALLAH cc Hz lerinin İlim ehli takva ehli kullarına verdigi bi lutuftur.ALLAH cc herşeye kadirdir.Diledigine hesabsız rızık verır zaten ayettede bunun gibi buyurmuştur.Efendimiz in hayatı ve onun dostlarının hayatında birçok akıl üstü şeyler olmuştur.
Kurtubi tefsir'ine göre
İbn Abbas dedi ki: Süleyman heybetli bir kişi idi. Kendisi bir hususu sor¬madan ilk olarak kimse ona bir şey demezdi. Bir gün yakınlarda bir toz bu¬lutu gördü, bu ne oluyor? dedi. Yanında bulunanlar: Ey Allah´ın peygambe¬ri, Belkıs dediler. Bunun üzerine Süleyman askerlerine -Vehb ve başkaları da cinlere dediler- dedi ki:
"Onlar bana müslümanlar olarak gelmezden önce kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?" Abdullah b. Şeddad dedi ki: Süleyman (a.s): "Kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?" dediğinde Belkıs bir fer¬sahlık uzaklıkta bulunuyordu, tahtını ise Sebe´de bırakmış, onu korumak için de muhafızlar görevlendirmişti.
Denildiğine göre Belkıs hediyesini gönderdiği sırada elçilerini askerleriy¬le birlikte göndermişti. Bundan maksadı ise şayet Süleyman eğer krallık pe¬şinde koşan birisi ise gerekli hazırlıklarını yapmadan, onunla aniden bir sa¬vaş başlatmak idi. Süleyman (a.s) bu durumu öğrenince "kadının tahtını han¬giniz bana getirebilirsiniz?" dedi. İbn Abbas dedi ki: Kadının tahtının ge¬tirilmesine dair verdiği emir ona mektub yazmadan önce idi. Kadının tahtı kendisine getirilmeden de ona mektub yazmamıştı...Ve tahtın onlar Müslüman olmadan getirilmesini istemiştiki Müslüman olsa malına dokunmak haram olurdu.Onun içindirki onlar yaklaşmışken ve gelmeden tahtın getirilmesi lazımdı.
İbn Zeyd de dedi ki; Tahtın getirilmesini istemesi, Belkıs´a Allah tarafın¬dan kendisine verilmiş olan kudreti göstermek ve bunu peygamberliğine de¬lil olarak ortaya koymak istemesi idi. Çünkü herhangi bir ordu ve savaş söz konusu olmaksızın bu tahtı ele geçirmiş olacaktı.
Bu açıklamaya göre "müslümanlar olarak" buyruğu, teslim olmuşlar olarak, demektir. İbn Abbas´in görüşü de budur. Yine İbn Zeyd dedi ki; O bu yolla kadının aklını denemek İstemişti, bundan dolayı: "Tahtını onun ta-nıyamayacağı bir şekilde değiştirin. Bakalım o yol bulacak mı, yoksa yol bu¬lamayacaklardan mı olacak?" demişti.
Yine denildiğine göre cinler Süleyman (a.s)´ın onunla evleneceğinden ve ondan çocuğunun olacağından, böylece Süleyman (a.s)´ın soyundan gelecek¬lerini de angarya ve hizmetlerinin sürüp gideceğinden korkmuşlardı. O ba¬kımdan cinler kendisine bu kadının aklı pek sağlam değildir, demişlerdi. İş¬te bundan ötürü o da tahtı ile kadını sınamak istemişti...
Ve bir ifrit dediki buyruğundaki "ifrit" lafzını cumhur; "İfrit" diye okumuştur. Ebu Reca´ ve İsa es-Sakafî ise; diye okumuşlardır. Bu kıraat Ebubekir es-Sıddiyk (r.a)´dan da rivayet edilmiştir. Ha¬diste de: "Şüphesiz ki Allah ıfrîte de, nifrîte de buğ-zeder"[95] diye buyrulmuştur. Buradaki nifrît, ifrite itbâ ile söylenmiştir. (Türk-çede ifrit, mifrit demek gibi).
Katâde dedi ki: Bu fevkalede akıllı anlamındadır. en-Nehhâs dedi ki: Güç¬lü kuvvetli bir kimse ayrıca hilebaz ve çok ileri derecede kurnaz birisi İse ona; denilir. "İfrif´in reis anlamında olduğu da söylenmiş¬tir. Bir kesim de bu kelimeyi; şeklinde "ayn" harfi de esreli olarak oku¬muşlardır. Bunu da İbn Atiyye naktetmiştir.
Sü¬leyman (a.s) ben daha da hızlı gelmesini istiyorum deyince,
"Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki: Ben onu sana gözü¬nü kırpmadan getiririm." Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre nezdinde kitap bilgisi bulunan kişinin adı Asaf b. Berhiya´dır ve bu İsrailoğullarına men-subtur. Bu kişi sıddîklardan olup, yüce Allah´ın kendisi anılarak istenileni ver¬diği, kendisi anılarak dua edildiğinde duayı kabul ettiği, yüce Allah´ın ism-İ a´zamını biliyordu. Âişe (r.a) dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Asaf b. Berhiya´nin kendisini anarak dua ettiği Allah´ın ism-i a´zam´ır Ya hayyu, ya kayyum idi."[99] Denildiğine göre bu onların dilinde "Âhiya, şerâ-hiyâ" diye söylenirmiş,
Mücahid dedi ki: Dua ederken şöyle dedi:..."Ey bizim ve herşeyin ilahı, ey celal ve ikram sahibi..."
es-Siiheylî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan şahıs, Süleyman´ın tey¬zesinin oğlu Âsaf b. Berhiyâ idi. Bu kişi yüce Allah´ın isimlerinden ism-i a´zamı biliyordu.
.İbn Lehia dedi ki: Bu kişi Hıdır (a.s)´dır. tbn Zeyd de dedi ki: Yanında ki¬tabın bilgisi bulunan kişi denizdeki adalardan birisinde bulunan salih bir zat idi. Bu şahıs adasından yeryüzünde kimlerin bulunduğunu yüce Allah´a ibadet edenin olup olmadığını görmek üzere çıkmıştı. Süleyman´ı görünce, o da yüce Allah´ın isimlerinden bir ismi anarak dua etti ve böylelikle kadı¬nın tahtı getirildi..
Başka bir görüş:görüş: Bu kişi Yemliha adında İsrailoğullarına mensub bir adam idi. Yüce Allah´ın ism-i a´zammı biliyordu. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.
İbn Ebi Berze derki: Kitabın bilgisine sahip kişi Ustum idi. Bu İsrailoğul-ları arasında çok ibadet eden bir zatdı, bunu el-Ğaznevî zikretmektedir.
Muhammed b. el-Münkedir dedi ki: Bu bizzat Süleyman (a.s)´dır. İnsan¬ların, o yüce Allah´ın ism-i a´zamını biliyordu şeklindeki görüşlerine gelin¬ce, durum böyle değildir. Bu kişi İsrailoğullarına mensub bilgili, yüce Allah´ın da kendisine ilim ve fıkıh (dini kavrayış) verdiği bir adam idi. Bu kişi; "Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm" deyince, haydi getir dedi. Bu se¬fer adam: Sen Allah´ın bir peygamberisin ve Allah´ın peygamberinin oğlusun. Eğer yüce Allah´a dua edecek olursan, o sana bu tahtı getirir. Bunun üzeri¬ne Süleyman (a.s) yüce Allah´a dua etti. Yüce Allah da tahtı ona getirdi
İbn Atiyye der ki: İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği görüş şudur: Bu kişi Âsaf´b. Berhiyâ adında, İsrailoğullarına mensub salih bir kişi idi. Riva¬yete göre iki rekat namaz kıldıktan sonra Süleyman (a.s)´a şöyle demiştir; Ey Allah´ın peygamberi, uzağa doğru bir bak, o da Yemen´e doğru baktı ve tah¬tı önünde buldu. Süleyman daha gözünü kırpmadan taht yanında idi.
Mücahîd dedi ki: Burada kasıt kişinin gözünü yorgun ve bitkin olarak ka-patıncaya kadar bakışını devam ettirmesidir.
Bir diğer görüşe göre gözünü açıp kırpacak kadar bir zamanı kastetmiştir. Bu da kişinin: Bu işi bir lahzada yap, demesine benzer. Bu görüş daha kuvvetli gibidir, çünkü eğer tahtı getiren Süleyman (a.s)´ın yaptığı bir iş ol¬saydı, bu bir mucize olurdu. Şayet Asaf veya onun dışındaki Allah´ın veli kul¬larının işi ise o takdirde bu bir keramettir. Velinin kerameti ise tabi olduğu peygamber için bir mucizedir.
Onun derhal yanında durduğunu" yanında sabit olarak bulunduğunu "görünce dedi ki: Bu" yardım, bu imkan ve iktidar "Benim Rabbimin lüt-fundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye be¬ni sınaması İçindir." el-Ahfeş dedi ki: Yani benim ne yapacağımı ortaya çı¬karması içindir. Başkaları da şöyle demiştir: "Sınaması içindir" benim ona ibadet etmem içindir, demektir. Bu da mecazi bir ifadedir. Sınamada aslolan ise denemektir, yani ben nimetine karşı şükür mü edeceğim, yoksa nankör¬lük mü edeceğim. Beni denemek içindir
Belagat tefsir'inden Şerîf Râdî, Telhîsul-beyân, görüşü
"Gözünü açıp kapamadan" cümlesinde güzel bir istiare vardır. Tahtı getirmesinin hızı, insanın bakışının geri dönmesine benzetilmiştir. Göz kapaklarının birbirine değmesi demektir. Bu, hızın ifade edilmesinde mümkün olan en kuvvetli vurgudur. "Kıyamet saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi, veya daha az bir zamandan başkası değildir"Mealindeki âyette de bu sanat vardır. Yüce Allah, yüksek hız için, irtidâdu'1-tarf i müsteâr olarak kullanmıştır.
Birçok âyette, âyet sonlan birbirine uygun düşmüştür. Bunun da, insan ruhuna güzel bir etkisi vardır. Mesela: Yoksa kayıplara mı karıştı?" mutlaka bana apaçık bir delil geti¬rir", "Sana Sebe'den çok doğru bir haber getirdim. "Bu bölümün sonuna kadar böyle âyetler vardır
Savfetü't Tefasir'e göre
Kendisinde kitap bilgisi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana geti-rim" dedi. Tefsirciler şöyle der: "O, Âsaf b. Berhiyâ'dir. Sıddîklardan olup, dua edildiğinde kabul olunan ism-i a'zam duasını bilirdi. Belkıs'm tahtını getiren odur. Süleyman'a (a.s) şöyle demişti: Sen gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm. Allah'a dua etti. Taht anında geliverdi, Süleyman (a.s) bakıp tahtı yanıda hazır görünce: "Bu, Allah'ın bana lütfü ve ihsanıdır" dedi. Lütuf ve ihsanına şükür mü yoksa onu inkar mı edeceğimi denemek için böyle yaptı. Kim şükrederse, faydası kendisinedir. Çünkü şükür, Allah'ın lütfunu artırır. Nitekim âyet-i kerimede, "Eğer şükrederseniz sizin için mutlaka artırırım("İbrahim süresi.67) buymlmııştur. Kim de şükretmez ve Allah'ın lütfuna nankörlük ederse, bilsin ki, Allah'ın ona ve şükrüne ih¬tiyacı yoktur. Allah, nimetine nankörlük edenlere lütfetmede de cömerttir. Sebe' kraliçesi, Süleyman (a.s)'ın ülkesine yaklaşınca, kraliçeyi imtihan et¬mek için tahtının bazı alâmetlerinin değiştirilmesini emretti.
Tefsir'ül Münir'e göre
Belkıs'ın heyeti Şam diyarına yaklaşınca Hz. Süleyman (a.s.) insanlardan ve cinlerden meydana gelen ordusunu topladı. Onlara şöyle hitap etti: "Ey ileri gelenler! Onlar bana müslüman olarak gelmeden önce, o Melikenin tahtını bana hanginiz getirebilir?"
Hz. Süleyman şöyle seslendi:Ey efendiler! Yardımcılarım! Belkıs heyetiyle birlikte boyun eğerek ve itaat ederek bana ulaşmadan önce, sizden kim bana Belkıs'ın tahtını getirebilir?Bu peygamberliğimizin doğruluğuna delil olacak ve Allah'ın yüce sıfatları ve eşsiz kudretinin önünde Belkıs'ın krallığının küçük bir şey olduğunu bildiren ilâhî bir mucize olacaktır.
Hz. Süleyman'ın bu teklifine ordusundan cevap geldi. Cinlerden bir ifrit: "Sen şu makamından kalkmadan ben o tahtı sana getiririm. Doğrusu ben bunu yapabilecek güce sahip güvenilir bir kimseyim dedi."
Yani cinlerden bir şeytan: "Sen şu hüküm ve karar verme meclisinden ay¬rılmadan önce o tahtı sana getirebilirim." dedi. Hz. Süleyman'ın meclisi günün ortasına kadar devam ediyordu. Cinnî bu kararlığını ve fiilinin sonuç vereceğini şu sözüyle garantiledi: "Ben onu taşımaya kadir olup aciz değilim, emin olup hain değilim. Ondan hiçbir şey almam ve o tahttaki mücevher ve in¬cilere dokunmam söz konusu olmaz."
Daha sonra Hz. Süleyman'ın:" "Ben bundan daha çabuk istiyorum." demesi üzerine bir başka cinnî ileri atıldı. Zira Hz. Süleyman bu tahtın getirilmesiyle Allah'ın kendisine bağışladığı imkânların ve kendisinden önce ve sonra hiçbir kimseye verilmeyen cin-şeytan ve kuşların emrine verilmesi nimetinin azame¬tini ortaya koymak istiyordu. Böylece Belkıs'ın Yemen'de koruma altında bıraktığı tahtının kendisi henüz Hz. Süleyman'a ulaşmadan önce getirilmesi gibi harikulade bir olayı gerçekleştirmek suretiyle Belkıs ve kavmine karşı Hz. Süleyman'ın peygamberliği hususunda hüccet getiriliyordu.
Bir rivayete göre bu alim insanlardan olup Hz. Süleyman'ın veziri olan Âsıf b. Berhıyâ idi. Bu konuda İbni Abbas'ın meşhur kavli de budur. Bu alim ism-i âzami biliyordu. Nitekim bununla dua edilirse icabet olunurdu. Bu alim bir başka görüşe göre Hızır aleyhisselâmdır.
Allah'ın kudreti Allah'ın kitabını, esrarını ve ism-i a'zamı bilen mümin bir kimsenin eliyle ortaya çıktı. Belkıs'ın tahtı son derece süratle getirildi. Bu i-im uzun bir zamanda -bir kaç saat içerisinde- tahtı getirmeye hazır olduğunu bildiren sert ve güçlü cinnî ifritten Allah'ın takdiri ve muvaffak kılmasıyla daha muktedir idi. Zira çok süratli, yakın ve kısa bir zamanda bunu yapmıştı. İfritin teklifi hüküm verme müddeti içinde tahtı getirmesi şeklindeydi. Alimin tahtı getirme müddeti ise göz kapaklarını açıp kapatma müddeti kadardı.
Burada ilmin mertebesinin yüceliğine ve alimlerin ilimleriyle salih amel¬ler işledikleri zaman dünya ve ahirette erişecekleri yüksekliğe delil vardır.
Kuşeyrî diyor ki: Kendisinde kitaptan ilim olan kimse Süleyman'dır (a.s.). İfrite: "Ben o tahtı sana gözünü açıp kapamadan getiririm." diyen Hz. Süley¬man'dır, diyen kimse evliyanın kerametlerini inkâr etmektedir. Onlara göre bu ifritin yaptığı ne mucize cinsinden ne de keramet cinsindendir. Zira cinler bu gibi fiilleri rahatlıkla yapabilirler.
Durum ne olursa olsun taht Allah'ın muazzam kudretiyle Yemen'den Şam'a nakledildi. Hz. Musa'nın asâsıyla denize vurup denizin yarılması gibi görünüşte bir vesika olsa da asıl denizi yaran asâ değil Cenab-ı Haktır...
Şifa Tefsir'ine göre
Yanında kitaptan bir ilim olan dediki: "Sen gözünü açıp kapa¬madan onu sana getiririm" Onu, yanında durur görünce, (Süleyman) dedi: "Bu Rabbimin bana bir lütfudur. Şükürmü edeceğim yoksa nan-körlükmü yapacağım?, beni denemek içindir. Kim şükrederse kendine şükretmiş olur. Kim nankörlük ederse şüphesiz benim Rabbim bağışla¬yıcıdır, rahmet edicidir.
Bir göz açıp kapayıncaya kadarlık zaman içinde koltuğu getiren, kitabı bilen veli bir insandır. Kitabı bilen ve onu yaşayan bir mü'min cinlerden, şeytanlardan daha güçlüdür. İlimsiz velilik olmaz
|